Şen Haramiler

11_07_2009

“siyah cüce birasıda güzelmiş ama siz bizim elmşayr şarabını içmediniz tabi”

oymalı devasa taş masada, siyah biradan yanakları al al olmuş buçukluk, gofnire saatlerdir memleketini ve şaraplarının ne kadar muazzam lezzette olduğunu anlatıyordu. caleb bir kaç kadehten sonra sakallı bir cüce kadınına “yengeciim sen bırak bana bira taşımayı, elcaazların yorulmasın” deyip koca bir bira fıçısını yanı başına almıştı. bir kaç saatte fıçıyı yarılayan calep cüce kadınların sakallarına takılmıştı. “o sakalları kesseniz be ablacım!” derken valost “ahhhh! şimdi sıçtık” diye iç geçiriyordu. “sakal erkekte olur, kadın narindir…” “sende gördüğüm kadarıyla bi hayli narinsin caleb efendi!” diye gür bir ses duyuldu. yemeklerin geldiği odanın kapısında, belinde önlüğü ve elinde granitten oyulmuş devasa bir kepçeyle, sakalları göbeğinde iri yarı bir cüce kadın duruyordu. “eee caleb efendi kolların benimkilerden daha narin duruyor, sözlerin gibi sert olması gerekmez mi o kolların?” “aman efendim siz bakmayın ona, caleb ne düşünürse söyler. biraz fazla kaçırdı zira birayı” diyerek valost olayı toparlamaya çalışırken kolunda bir el farketti; magnus keyifle sırıtarak parmaklarını dudaklarına götürmüş ve “sus, sadece izle” diyerek sırıtıyordu. ubor saatlerdir baktığı sol elinin baş parmağına taktığı yüzükten başını kaldırmış ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.

“bizim körpe kızlarımız ayaklarındaki tüyleri çam sakızıyla ağda yapar. hasadın en güzel üzümlerini o billur ayaklarıyla ezerler, sevgilerini katarlar… ahhh! elmşayr şarabını içerken o billur ayakların çiçeksi kokuları gelir buruna” sarsak hareketlerle birden masaya fırlayan latron enstrumanını çıkarıp söylemeye başladı bir anda:

“ez üzümü sevgi ile ayaklar gez yolları usanmadan ayaklar iç şarabı billur kadehlerden kadehler haykırır elmşayr diye

ahhh sevgilim kokun kadehimde ulu çınarın dibindeki toprak seviştiğimiz çimenlerin kokusu kadehim haykırır elmşayr diye

ahhh sevgilim kokun kadehimde ahhh sevgilim dudaklarımda ayaklar sevgiyle ezer üzümü kadehler haykırır elmşayr diye”

latronun memleket kokan hüzünlü şarkısı o sakallı, kalın bodur bi ağaca benzeyen cüceleri bile ağlatmaya yetmişti. bippo hanım “ah küçük yavrucak” diyerek göz yaşlarını silmeye çalışıyordu önlüğüne. “şu çocuğa lal şarabı vereyim giderken” diye aklının bir köşesine yazdı bippo hanım. magnus ayağa kalktı ve “memleket hasreti çeken şu cesur latron amarran bey’e” diye kadehini kaldırdı. herkez gürültü ve bağırışlarla haykırdı, kupalar dibini görme yeminiyle içildi.

birasını diplemiş ubor; sol gözündeki monoklu çıkarıp biraz önce ağlarken şimdi kahkahalarla kupalarını kaldıran cüceleri anlamaya çalışıyordu. magnus valosta “bak şimdi başlıyor eğlence” deyip “eeee hanımım, bu yağız yürek açık söz delikanlıya göster bakalım cüce kadınlarının zerafetini” diyerek işlemeli taş masaya 5 altın fırlattı. “hanımım bippo’ya koyuyorum bahsimi!” masadaki tüm cüce ahalisi sanki bu anı bekliyormuş gibi kadehlerini kaldırıp neşeyle tezahurata başladı: “bippooo, bippooo, bippoooo, bippoooo….” olayın nereye varacağını anlayıp rahatlayan valost suratındaki koca bir gülümsemeyle haykırmaya başladı “kalliiiip, kallliiippp, kalliiiippp…” hala masanın üzerinde bulunan latron gözlerini ovuşturdu, valost’un giysilerine ne olmuştu? üzerinde paçavralar, iki elinde iki odun parçası baarıyordu kalliiip diye. gözlerini ovuşturdu, yok . valost bildiği valosttu, sadece “biraz fazla kaçırmışım” dedi. “bu anı bi yerden hatırlayacağım ama…”

“kadınlarla dövüşmem” dedi caleb suratını ekşiterek. “dövüşmez misin yoksa korkar mısın caleb efendi” diye gürledi bippo. “bu civarda bileğimi büken daha çıkmadı caleb efe, şimdi temizleyin şu masayıda görelim caleb beyin kolunun kuvvetini” mağarada sevinç çığlıkları yankılandı, cücelerin bippoooo sesleri valostun kalliiiip seslerini bayaa bastırıyordu. caleb “benden söylemesi bu iş yemek yapmaya benzemez” diye önündeki yemek tabaklarını yan tarafa aldı. “her limanda bir sevgilim oldu, güzel içtim kadınlarla, güzel yemekler yedim ve bu sefanın parasını hep bileğimle ödedim. bilek güreşinde beni yenen yok pippoo hanım” diye gürledi caleb. “pippo değil bippo” dedi bippo hanım. “bippo” dedi caleb suratı kızararak.

masanın çevresine yerleşti cüceler ve şen haramiler. ellerde kupalar, ağızlarda tezahuratlar… suratı sinirden kızaran caleb bi ara ubor’a dönüp fısıldayarak “bull strenght” dedi. ubor çıkardığı monoklu cüppesinin onlarca gizli cebine yerleştirmekle meşguldü. “bull lan” dedi calep. ubor sol elinin baş parmağına yeni peydahlanan yüzüğü ovuşturdu. “lannn!” dedi caleb. ubor esnedi… benden kallibe 5 altın diye tezahuratının arasından haykırdı valost, benden de 5 altın calebe diye eksik kalmadı latron. ubor esnemesini bitirmiş “adet yerini bulsun, 5 te benden calebe” dedi sessizce.

yanan şöminenin çıtırtısı, pipolardan çekilen dumanın sesi, ritimsiz geğirme sesleri… kallibin ritmik ve hızlı kalp sesi… bilekler bağlandı, gözler kora döndü, nefesler tutuldu… bu geceden 1 yıl sonra taş ustası geffen efendi, yeni bitirdiği devasa taş masanın üzerine ince ince işlediği oymalara bakarken, 1 yıl öncesini hatırlayıp tebessüm edecekti.

bippo hanım kafasını salladı, caleb’de aynı şekilde karşılık verdi ve muhteşem bilek güreşi müsabakası başlamış oldu böylece. ilk birkaç dakika birbirlerinin gücünü yokladılar. bilekler bir sola bir sağa yattı. “bu klanda bana ‘bol kepçe bippo’ derler bilir misin caleb efendi” dedi bippo müsabaka devam ederken. caleb kel kafasından fırlamış damarlarla burnundan soludu. “peki neden derler acaba böyle bilir misin? bilmezsin tabi klanımızda kaç erkek, kaç kadın ve kaç çocuk yaşar ve yine bilmezsin bu canlara nasıl yemek yapılır. öküz doyuran kazanı nedir bilir misin caleb efendi? onu da bilmezsin tabi, anlatayım: öküz doyuran kazanı bir orduyu doyurur, suyu, havucu, patatesi, baharatı ve diğer zerzevatı yanında 2 koca inek kuşbaşı halde sığar bu kazana. pekiii neden bana bol kepçe derler? çünkü bu kazanı demircilere döktüren benim, bu kazanda yemeği pişiren benim, bu kazanı kaldırıp ocağa koyan ve yine kaldırıp servise hazırlayan benim. öküz doyuran kazanımla yemek yetmedi demem ben, herkeze bol kepçe dağıtırım klanımız güçlensin, serpilsin diye. her yemekte içim gönenir doymuş yüzleri görünce. bu kazan ne kadar çeker bilir misin caleb efendi? bilmezsin tabi ama senin gibi iki tanesi sığar bu kazana kuşbaşı halde, artık sen hesab et. şimdi diyorsun sakallı kadın mı olur, şimdi diyorsun kadın zarif olur dövüş olmaz kadınla… sen o liman yosmalarını tanımışsın kadın diye ama bu gece göstereceğim sana cüce kadınları nasıl olur. her gün o kazanı kaldıran bileklerimle indireceğim seninde bileğini şu taş masaya!” bipponun moral bozucu konuşmasıyla morali alt üst olan caleb daha bir yüklendi bileğine. “şimdi bir kepçe gibi çalacağım bileğini kazana” dedi ve muazzam bir sesle haykırarak calebin bileğini taş masaya vurdu bol kepçe bippo”. darbenin şiddetiyle çatırdayan taş masa muazzam bir gürültüyle odanın taş zeminine dağıldı.

“geffen efendi! bu güzel gecenin hatırına öyle güzel bir taş masa yap ki üzerinde şu anın işlemeleri olsun. her yemeğimiz bu güzel dostluğun ve bu güzel karşılaşmanın resmiyle anılarda canlansın. üzerinde çocuklarımız doysun, her yemeğimiz kutsansın bu güzel gece gibi moradin tarafından”

suratı ekşiyen caleb hayretle tuzla buz olmuş masaya baka kaldı. bippo masadan kalkıp “ne yalan söyleyeyim sıkı rakipmişin, şimdi gel mutfağada sana öküz doyuran kazanımda yaptığım kavurmadan vereyim. içkinde bitmiş, lal şarabı içte biraz güç gelsin vücuduna”. caleb utana sıkıla bipponun ardı sıra gitti.

bu olayı yıllar sonra, sonradan “şen haramiler masası” adını alan, geffen ustanın yaptığı taş masada torunlarına anlatan magnus efendi şunları diyecekti: o iblis gorille dövüşürken bile caleb efendinin suratında öyle bir ifade yoktu hanımımın karşısında olduğu gibi. bipponun ardından giderken derdiniz ki bu koca öküz boynunu bükmüş neden takip eder şu narin tavuğu?

“hayatımda bir bahsi kaybedip bu kadar eğlendiğimi hatırlamıyorum” diye kadehini kaldırdı valost: “dostluğa ve kardeşliğe…” “lal şarabı” diye mırıldanan latron sinsice mutfağa doğru hareketlendi. bippo’dan aldığı kadehi dudaklarına götürdüğünde hafiften morali bozulmuştu. “bu koku, bu lezzet… elmşayr şarabından daha güzel!”

“Latron Amarran’ın Günlüğü” detect magic yaparak kendime bakıyorum sürekli… pırıl pırılım… üzerim büyüyle kaplı, mutluyum… büyük bir maceradan çıktık yine, büyülerimi hiç bu kadar güzel kullandığımı hatırlamıyorum. orklar nede güzel yandı, yüzüğüm ne güzel, wand’ım ne kadar hoş… valost’a nerden geldi bu deli gücü; rahip darknes büyüsü yaptığında latronun suratındaki o merak neydi ve okuldan tanıdığım o neşeli buçukluk gırtlak kesen biri haline ne zaman dönüştü; caleb’e neler oluyor, o gorillin kafasını nasıl aldı öyle deli balta??? ne güzel parlıyorum, her tarafım büyüyle kaplı… sarhoş olmuşum biraz… biraz? latron ve valost bebek gibi uyuyor. caleb’in horlaması mağarada yankılanıyor. “latron amarran’ın günlüğü…” ne zamandır farkındaydım bu günlüğün ama bir türlü fırsatım olmamıştı bakmak için. monoklumla baktım ama pek anlayamadım. başında “sahibine geri döner” yazıyor. içimde bu deftere sahip olma arzusu var ama arkadaşımdan çalamam bir yandanda. o zaman küçük bir deney yapalım. “bilinmezi bilmek için risk gerek, delilik gerek” derdi hocam tobin patriades… yan mağaradan bir yeraltı nehri geçiyor, madem bu defter sahibine geri dönecek o zaman küçük bir deney yapalım. bakalım defter sahibine geri dönecek mi?

sevgili latron: şu an güzel güzel uyumaktasın, benimde kafam güzel biraz. defterinle bir deneye kalkıştım. kaybolursa zaten hiç haberin olmayacak bunlardan ama geri gelirse başta yazdığı gibi sana anlayacaksın bu defterin kıymetini. risk almadan bir şeyler öğrenilmiyor. güzel bir gurubumuz var, pırıl pırıl parlıyorum…

ubor sarsak hareketlerle odadan çıkıp bir labirenti andıran dehlizlerden geçti, meşalelerle aydınlatılmış dehlizlerin duvarları eski savaşların görüntüleriyle kaplıydı. durdu… resimlerin altındaki cüce yazılarını okumaya çalıştı. “ne biçim yazıları var, bi şey anlamadım” diyerek yeraltı nehrine yöneldi. nehrin kenarında yüzünü yıkadı, defterin ilk sayfasına baktı. “sahibine geri dönecek” yazısını okudu sesli bir şekilde. “göreceğiz bakalım” dedi. gözleri pırıl pırıl parlıyordu, üstü başı gibi…

Comments

caleb_quanthar

I'm sorry, but we no longer support this web browser. Please upgrade your browser or install Chrome or Firefox to enjoy the full functionality of this site.