Şen Haramiler

05_02_2010

yine kah gergin, kah taşşak, kah dramatik süpersonik bir oyunu geride bıraktık. sezon sonuna doğru haramiler’in izleyicisinin artmasıyla kalabalık bir oyun oldu, bence taraftar desteğiyle sahaya çıkmak güzel de oldu. tabii 8 saatin sonlarına doğru bayılanlar olması da şanımızdandır. biz böyle yazıyoruz, ben alicanla da konuşuyorum, ama diğer izleyicilerimizin izleyici gözünden genel yorumlarını duymayı da isterim. en azından izlerken sıkıldılar mı, eğlendiler mi onu : )

göya bu hikayeyi 1, bilemedin 2 oturumda biter gibi hesaplamıştım ta en başta : ) oturup bütün köyü, kaleyi, içerdeki karakterleri, olayları, bağlantıları bir seferde hazır etmeye kasmıştım ta ilk oyundan. şimdi 3 oturumu geride bıraktık ve en az bir oturum daha ’’eastguard kalesi’ne dönüş’’ adlı hikayeye devam edecekmişiz gibi görünüyor.

ben 3 oyundur aynı hikayenin içinde olmamızdan hiç sıkılmadım, hatta çok eğlendim. zira her an herşey dinamik olarak değişebiliyor. oyuncu olarak da DM olarak da işin zevki burada belki. 3 oyundur orada olan ölü kuyu handan hala yeni olaylar, eğlenceler çıkabiliyor olması mesela çok zevkli : ) tabii oturumlar arasında durmamız bana düşünecek ve işin içine daha fazla derinlik katacak fikirler bulmam ve gözden kaçırmış olduğum şeyleri hikayeye geri kazandırmam konusunda yardımcı oldu. ama yine de çook fazla durumda da spontane kararlar vermem, olayları haramilerden çıkan kah deli kah akıllı fikirlere ve aksiyonlara göre o anda yorumlayıp geliştirmem gerekti ki bu süper eğlenceli oldu, özellikle de başarılı olduysam.

son 3 oyun boyunca ‘gerçeği’ çözmeye çok yaklaştığınız anlar oldu. hala da olay bitmiş ve herşey çözülmüş değil (hiçbir şey çözülmüş değil?) tabii ama, öyle durumlar oldu ki, herşeyi açığa çıkaracak bir ipucunun 1 santim yakınına kadar gelip ’’aman canım neyse hıh hıh’’ diyerek geri döndünüz. bazen de gürültüye gelip kaynayıp gitti. ve bu o kadar fazla oldu ki, bazen zevkten ve şaşkınlıktan inanamayarak izledim : ) eğer bütün oyunları film gibi kaydedebilmiş olsaydık, sonradan izlediğimizde ’’ulaaaaan hay sikeydim’’ diyeceğimiz çok fazla yer var. olayların perde arkasını bilen benim dışımda biri daha olunca (alican), oyun sonrasını bir de diğer taraftan konuşup yorumlamak da çok ayrı bir zevkmiş DM olarak. gökay da ‘sana bazı sorular soracağım’ demişti, onları da bekliyorum. eğer bir sonraki oyunu da izleme fırsatı olursa, onu da oyuncu tarafından değil DM tarafından izlemeye beklerim : )

eğer haramilerin bu sezonu biterse, falloutlarda olduğu gibi (dragonage’de de vardı bu ama beni çok tatmin etmedi oradaki), haramilerin geçtiği ve burnunu soktuğu yerlerin, olayların, karakterlerin sonrasındaki akıbetini bir yazalım : )

‘soğuk hücre’ bölümünde mükemmel bir sahne başlatmış volkan, zevkle okudum. haramilerin içinde bulunduğu durum düşünülüce role-play etmesi çok zevkli bir ara alan gibi geliyor bana. hem de haramiler’in dağınık kafalarını toparlamaları için güzel bir fırsat. kritik bir noktadan başlayacağımız bir sonraki oyunun başında ‘ee şimdi napıyoruz’ demektense bunu konuşup karar vermiş olmak da hem bize oyun zamanı kazandıracak, hem haramiler için hayırlı olacaktır diye düşünüyorum.

hehe…

View
23_01_2010

oyunu 2 devre olarak düşünürsek 1. devre daha güzel geçti benim gözümde. 2. yarıda bi hayli girme çıkma olayları olduğundan çok bi şey anlamadım gidişten. kesintisiz oyunda herşey daha sıcak olduğundan daha iyi adapte olunabiliyor karaktere, bölündüğünde ise soğumuş bir şekilde geliyorsun ve olaylara pek te hakim olamıyorsun. ama buna yapacak bir şey yok sanırım. yine bir şen haramiler klasiği şeklinde en olmadık planlarla giriştik oyuna. valostun derin devlet şeklinde milleti ayaklandırma planı güzeldi çok ama hayata geçiremedik. kuyuya girme durumu elzemdi (haramiler adını hakkıyla taşıyorsak bunda her gördüğümüz kuyuya, deliğe girmemizin çok büyük payı var şüphesiz). oyunun aklımda kalan jönü valosttu. benimle birlikte hatta yanında leoparıyla büyücüye gelmeye kalkması, ampul gibi içeriye bakmaya çalışması çok eğlenceliydi. sanırım volkan güzel bir yol yakaladı valostta. saf ama kurnaz bir anadolulu genç edasıyla hareket etmesi benim çok hoşuma gidiyor. tüm bu enteresan yollarla olayları çözmemiz güzel, ona bir diyecek yok ama sanırım gözümüzün önündeki şeylerede dikkat etmek gerekli. kumandanı sallamamamız, ahçıyla görüşme olayını atlamamız (ki bu olaydan haberim yoktu, bunun unutulup anlatılmaması şikayetimdir) bir plana odaklanıp gerisini siktirettiğimiz gerçeğini gösteriyor bana. biraz daha elastik olmalıyız sanırım, yani bir plan yaptık diye diğerlerini görmemek pek te doğru değiil. dükkanları hiç soruşturmadık, ben gidip alışveriş ayaana sorayım dedim ama dandik karizmamla hiç başarılı olamadım. bu bence büyük bir eksiklikti, yani böle bir ortamda yapılacak en mantıklı şey göze çarpan herkezle konuşmak. sokaklarda yapsakta bunu dükkanlarda yapamadık. ubor adına sölemem gerekenleer var bi de; ubor farkedeceğininz üzere daha merhametli ve iyi. tenserle olan konuşmasından sonra farklı bir yere oturtmaya çalışıyorum uboru. fakat bir yandan da o bildiğimiz açlığı ve sinsiliğide atlamamaya çalışıyorum. rahibin karşısında pelor numarası yapmak çok zevkli ve tam uborluk bi şey. iyilik mi yapıyosun kötülük mü? sorarlar adama ama ubor anlamaz bunu, iyi yaptıını zanneder. bi de eskiye oranla daha çabuk kabulleniyorum npc lerle konuşurken beni sallamamalarını. ısrar etmeden eyvallah diyorum. fakat bir maruzatım var barış diri olarak: herkezin bileceği üzere ubor yaratıldığında büyü hırsı dezavantajı almıştı ve bunu göz önüne alarak deli büyücü uboru oynatmaya başlamıştım. her şekilde büyü peşinde koşturması, kendini engelleyememesi uborun karakteri oldu. ilk oyunların birinde bir büyülü bıçak gördüm diye rangerlerin ağaç evlerine gizlice çıkmaya bile yeltenmişti. elinde imkan varsa bokunu çıkartacasına büyü kullandığınada şahit olduk. mağarada her köşeye light yapması böle bi şey, ya da ota boka detect magicle bakması. yapabiliyora ubor her türlü büyüyü kullanır. bu durumun “eeehhh yinemi” tepkilerine neden olması beni son oyunarda kısıtlıyor. eğer 0. level sınırsız büyü yapma özelliği saçmaysa o zaman diyelim şu kadar yapıyon o zaman bende onun bokunu çıkarayım. zira ubor ne büyü alcam diye delice düşünen ve her durumda defterine delice bakıp en uygun büyüyü yapmayı seven bir arkadaşımız. ve genellikle o gün seçtiği büyülerin tamamını yapar. anlatmak istediğim sınırsız detect magic yapabiliyorsa ubor bunu yapar, hatta bütün gün öyle dolaşmadığına şaşırmak lazım. message almadan bunu yapmam benim hatam oldu. hazırladığım 2 tane liste var 0. level ve bir tanesinde message birinde de detect poison var. ortama göre yer değiştirip gerekli olanı ezberliyorum. ve bu oyunda da bunu atladım sanırım, daha dikkatli olacağımdan emin olabilirsiniz.

View
16_08_2009

oncelikle herkesin eline saglik arkadaslar. yine bir seansi daha bitirmis olduk. mutluyuz gururluyuz (dimi? : ))

ben genel olarak oyundan cok zevk aldim. zevk almadigim kisimlar yine hastaliktir, bagiran kafaya donusmedir, o civarlarda oldu zira son dort bes oyunda bir sekilde oyle bir denk geliyor ki, o got korkusuyla greyhawk’larda dolanmak yoruyor insani. hayir, insan gelsin canavar gelsin kilinciyla baltasiyla, savasalim, agir yaralanayim, yerlerde yatayim, umrumda degil, ehehehe. allahtan yine kafa kafaya verip careleri bulduk da, iyilestik.

valost’un karakterlerin disina cikma tandansi, oyun sursun ya da oyunda hayatta kalmak icin karaktere uymayan seyler yapma tandansi minvalindeki tespitlerine sonuna kadar katiliyorum. kendimden biliyorum cunku yeri geldiginde ben de yapiyorum. bundan sonra daha fazla aklimda bulundurmaya calisacagim. oyunun baslarinda karakterime uyan ama genel olarak bizim oyun gidisatimiz icin belki de cok da iyi olmayacak bir iki hareket yaptim amylinn miydi neydi o katana gibi kiza. gidip peri’yle konusturttum, sonra o geri yollaninca gotune saplak attim falan. bunlar caleb’in karakterine uygundu. ama daha sonra o yogunlukta bakamadim sanirim oyuna ve karakterime.

bundan baska, olen adamin karisina haber yollamamak, hayalet kadinin olayini tam arastirmamak, sagdaki soldaki odalara bakmamak gibi seylere gelecek olursak: evet bakabilirdik cidden, sonradan hele dingin, dinlenmis kafayla dusununce insan cok fena kamaniyor allah neler ogrenirdik/bulurduk diye. ama o sirada benim hakkaten beynim yoruluyor abi. daha once de pek cok defa soyledim seanslarin suresiyle ya da nasil yapabilecegimizle ilgili dusuncelerimi. oglen 3bucukta basladik, gece 12bucukta bitti ki bu bildigin net oyun suresi nerdeyse. 9 saat. biliyorum, tak diye kesilmiyo oyun; senaryo ona gore uygun olmayabiliyo, toplanti duzenimiz ona gore uygun olmayabiliyo, hepsine eyvallah. ancak benim kendi adima bu kadar uzun surelerde konsantrasyonumu ve oyun oynama/karakter oynatma odagimi korumama olanak yok.

skaylin ibnesine gelecek olursak. valost’a burada katilmiyorum. herifin saglam pabuc olmadigi acik, ama en azindan su anda elimizdeki bulgularla herifin evil otesi oldugunu zannetmiyorum ben. sonucta red (ya da redd, hehe) de bir hirsiz. muhtemelen bunlar hirsizlar loncasi’ndalar. ve muhtemelen de lonca’nin kendine has kurallari var. bildigin papuccular loncasi’nin bile disariya kafaya gore is yapma fiyat kirma vs konusunda mueyyideleri varken, hirsizlar loncasi gibi korkunc ve icerde kimlerin cirit attigini tahmin bile edemegim loncanin (hemen bir sekilde is yaptigimiz kemiksiz’in nasil bi herif oldugunu unutmayalim) cezasi da korkunc olur herhalde. redd de calan bir adam. kendi kafasina gore calmis, loncasinin kurallarina uymamis. basina da bu skaylin celladini yollamislar. eger hirsizlar lonca’sina uye olup da onlardan habersiz is yapmanin cezasi olumse, redd hirsizinin da olumune yapacak bir sey yok. evet, caleb tabii yine karisi icin uzulur, ona haberini de yollar, hatta iskence gordugunu falan da soylemez belki, o kisim ayri. skaylin’in iskenceyi redd’in agzindan dogruyu ogrenmek icin mi yaptigini, redd’in en basta hemen bende kolye yok deyip demedigini falan, bunlari bilmiyoruz. skaylin iskenceyi zevk alarak direk oldurmek icin yaptiysa, evet bence de ilk gordugumuz yerde oldurelim pustu. valost’un bir ranger olarak orman perisi’ne yapilan iskence icin direk oldurme gudusu duymasina ise hicbir sey diyemem, saygim sonsuzdur (ki orasini da tam olarak bilmiyoruz bence hala; skaylin’le orman perisi oyun oynamislar neseyle diye demiyorum, sadece merak ediyorum ikisi arasinda tam olarak ne gectigini. orman perisi de baya tasakli bisey cunku anladigim kadariyla) ama buralara gelmeden obur taraftaki dinamikleri de dusunmek gerekiyor bence. yoksa biz zanzer’e neler neler yaptik ondan bilgi ogrenicez, buyulerini alicaz diye ve sonrasinda; sonra o mufettise neler neler yaptik sirf kimligi belli olmasin da ubor’la valost’un kimligi ortaya cikmasin diye (kendi yaptigim en buyuk hayvanlik herifin agzina sicmaktan bahsetmiyorum bile, o hakkaten oyunun da her seyin de dogasina ters, simarikca bir davranisti, o yuzden hic acmiyorum). bunlar da disaridan bakildiginda son derece ruh hastasi evil hareketler olarak gorulebilir. dedigim gibi, skaylin dunya tatlisidir, icki masasinda gormeniz lazim cok seversiniz, diye soylemiyorum. benim can olarak ve can’in oynattigi, gormus gecirmis denizci caleb olarak skaylin durumuna baktigimda aklima gelenler bunlar.

simdi bunlari bir yazmis olayim da, oyunun icinde olan bitenlerle ilgili sonra bir seyler daha yazarim belki. (bu arada valost’cum, internet olup da yazmamak degil, aylarin gelenegine saygi duymaktan, senin alisageldigimiz, sevdigimiz acilisini beklemekten yazilmadi bir sey. senin icin rahat olsun. )

View
31_07_2009

gizemler ve soru işaretleriyle dolu bir oyunu daha geride bıraktık. caleb paşa’nın yokluğunda postu deldirmeden zor bir combatı kolaya çevirerek hayatta kalmayı başardık…

engin diyemoğlu yine üstün bir performansla, saatler süren bir oyunu idare etti. şahane oldu…

oyunun başı acayip zevkliydi. herkesin hikayesini anlattığı ve valost ile ubor’un atışıp birbirlerine kızdığı anlarda çok eğlendim ben. iki taraf da kendince haklıydı. ve karakterlere sadık kalıp oynadığımız için hem durumumuzu hatırladık hem de motivasyonlarımızı tazelemiş olduk. elmshire kısmı bu açıdan güzel geçti. role-play’i bereketli oldu. parakoz’un şuursuzca hırsızlık denemesi daha kötü sonuçlara yol açabilirdi. ucuz kurtardık ordan. o kısım da eğlenceliydi. parakoz’un duacı olması lazım valost’a… yoksa biz yola koyulurken o hapislerde kuru ekmek ve suyla karnını doyuruyo olabilirdi. yasaların vermediği cezayı latron amarran verdi ve sıçırttı çocuğu altına. parakoz ile ilgili görüş ve eleştirilerimi ve önerilerimi başka bir yazıya saklıyorum. ona laflar hazırladım.

latron o garip dili her kullandığında daha çok çöktü, her seferinde daha karanlık oldu. içinde kötü, karanlık bi şey büyüdü ve mert de bunu hissettirdi. pembe yanaklı neşeli hobbit zayıfladı, ne hallere düştü. o çirkin dili ilk duyduklarında valost’la ubor da yerlere yattı. kafaları karıncalandı. arkadaşlarının sağlığından endişeli bir şekilde, onu her fırsatta daha iyi hissettirmeye uğraşarak yola koyuldular. latron’un anne ve babası latron’u endişeyle uğurladı. bakalım latron nasihatlerini tutup yazmaya geri dönecek mi? gerçi günlüğünün kayıp olduğunu bile fark etmedi daha ama

Greyhawk’a varıştan sonraki kedi manyaklığı da bambaşkaydı. liman mahallesinde büyük taşak oğlanı oldu valost. kedi gemiye binsin diye yapmadığı maymunluk kalmadı. hergün yerlere diz çöküp Kedi’ye yalvarmalar, bir elde çıngıraklı inekle gezmeler, Latron’un sürekli kaptanlarla eyyam yapması… büyük eğlenceydi. dördüncü günde sanırım ikna oldu vicdansız da bindik gemiye. ben bi yandan Kedi’ye çevrenin verdiği tepkiyi ölçmeye çalıştım. insanların Kedi’yle gezen izciyi sadece biraz korkutucu bir gariplik olarak görmeleri hoşuma gitti. farklı yerlerde farklı tepkilerle karşılaşacağımız ve çeşitli sorunlar yaşayacağımız aşikar olsa da grup arkadaşlarımın Kedi’yi bir yük olarak değil yeni yol arkadaşı olarak benimsemeleri ve ona göre bir rotayı kabullenmeleri güzeldi.

bu kısımları görece olarak hızlı geçmiş olsak da dadından yinmedi. kaptanla sohbet muhabbet güzeldi. engin diyemoğlu’nun dünyanın genel gidişatı hakkında npcler üzerinden verdiği bilgi atmosfere büyük katkı sağlıyor, bunu da atlamayalım. kendisini tebrik edelim.

gemi yolculuğunun ardından geldiğimiz kasabada latron amarran şov vardı. ubor’un berbat sunumuyla dağıttığı valost’un Kedi’yle belirerek kaçırtığı kalabalık Latron Amarran’ın inanılmaz performansıyla geri döndü. O kadar şahane bir performanstı ki bu, “Şen Haramiler düşmanlarını götünden siker!” nakaratına teyzeler filan eşlik etti… ardından grupiler latron’un yatağına sızdı.. (pompiş bakımından ne bereketli oyun oldu yahu!)

en sonunda iblisimizi avlayacağımız kasabaya ve büyük soru işaretine geldik… Mardin Tarlası?

ehlonna rahibesiyle konuştuk. muhabbet ettik ve genel bilgiler aldık. ama asıl fantastik olanı elma anıydı. elmayı yedikten sonra ehlonna’yı gördük… söylediklerinden anlam çıkardığımızda sanırım bazı şeyler için çok geçti ama onu yanımızda hissetmemiz bile yetti. ayrıca “haramiler” olarak iyi şeyler peşinde olduğumuzu da anlamış olduk. ehlonna yanımızdaydı.

ve bu sayede zincirleme olaylar gelişti. bu oyunda kilit noktalarda valost’un parmağı vardı, farkında olmadan hem de. ve bu çok eğlenceliydi. yine diyemin beceresini görüp alkışlıyoruz kendisini! hızlı olarak anlatıyorum, şöyle ki; ehlonna’yı gördükten sonra valost mutlu oldu ve bir o kadar da sarsıldı. inandığı tanrıçası kendisine gözükmüş, dağlarda gezerken ettiği duaları karşılık bulmuş ve içindeki şüpheler silinmişti. bu inançla gidip Ehlonna rahibesi Kinderly ile konuştu. ona yalan söylemeye içi el vermedi. kasabaya bir iblis öldürmek için geldiklerini açıkladı, daha önce iblis avladığını söyledi ve soğuk demirden yapılma yeni kılıçlarını gösterdi. yani bir şekilde iblise kendini ve arkadaşlarını açık etti. BÜYÜK MALLIK! Fakat bu sohbet sayesinde sonradan anlaşıldı ki Kinderly Valost’a Devrik Kule hakkında yalan söylemiş, ‘gitmedim,’ dediği halde bir yıl önce oraya gitmişti. Valost kasabada geçirdiği günler içinde büyük şüphe içindeydi ve bunu sadece Ubor’a açıkladı… Aslında iblisin rahibeyle bir bağlantısı olduğunu anlamış ama bunu söylemeye dili varmamıştı. Eğer Ehlonna’nın sözlerini zamanında anlamış olsaydı belki de her şey daha çabuk çözülecekti. Ardından, Valost’un müthiş seks partneri bizim zavallı ve çirkin izcimizle gönül eğlendirdikten sonra onu dizlerine yatırıp severken olayları açıklayıverdi. Devrik Kule’de neler olduğunu ve geçen seneki operasyonu ve kimin oradan neler aldığını anlatınca mevzu çözülmüş oldu. Valost’un akılsızlığı sayesinde biçok ipucu elde edip hedefimizi bulmuş olduk.

son dövüş hikayesine girmeden birkaç şey daha ekleyelim; kasabadaki halimiz, tavrımız süperdi. fırtınanın geleceğini anlayınca bütün köyü bir hana tıkıştırmamız, fırtınaya rağmen kasabada korkusuzca devriye gezmemiz, insanların bize güvenmesi, latron amarran’ın halkı sakinleştirmesi ve kont’un yamağına verdiği ayarla gönülleri bir kez daha fethetmesi “şen haramiler”in nasıl gerçek kahramanlar olduğunu gözler önüne serdi.

ayrıca; mal valost charm’ı yiyip kendini perinin kollarına attıktan sonra yapılan operasyon profesyonelceydi. bir ctu operasyonu daha izlemiş olduk, bunu da yapanlar anlatsın

ubor’daki değişim de inanılmazdı. role-play’i şahaneydi. dinsizin hakkından imansız gelir tabi… artık büyücü onu nasıl korkutup aklına girdiyse pamuk gibiydi. latron’a hediye vermeler, ehlonna’ya dualar, oearth bizim dünyamız, koruyalım sevelim, bir arada yaşıyoruz şeklinde demokrat söylemler beni benden aldı, öyle diyim. ubor kısa süren ayrılığımızda en çok düşünüp değişen adam olarak geri döndü.

ve son kombat! parakoz’un sneak atakları, ubor’un magic missile wand’ı, latron’un sessizlik büyüsü ve valost’un iki kritik vuruşu iblisin ve rahibenin sonunu getirdi. akıllıca dövüştük ve kazandık. parakoz göt altına gidiveriyodu ama son anda o da kurtuldu.

ama ondan sonrası hiç akıllıca değildi. ubor imkansızı başardı ve iblisin asasını identify edemedi… sonra da kalktık kırdık asayı. ulan şimdi edemedin yarın edersin, bi dur di mi! gittik 3000 altınlık gürzü erittik, baltayı erittik. healing wand’ı kırdık. gerizekalı gibi uğraşıp durduk…

iblisi öldürdük ama taş ölmedi… ehlonna bir kez daha valost’a göründü ve içini rahatlattı. ama volkan’ın içi rahatlamadı… taş hala kırmızı arkadaşlar!

View
11_07_2009

“siyah cüce birasıda güzelmiş ama siz bizim elmşayr şarabını içmediniz tabi”

oymalı devasa taş masada, siyah biradan yanakları al al olmuş buçukluk, gofnire saatlerdir memleketini ve şaraplarının ne kadar muazzam lezzette olduğunu anlatıyordu. caleb bir kaç kadehten sonra sakallı bir cüce kadınına “yengeciim sen bırak bana bira taşımayı, elcaazların yorulmasın” deyip koca bir bira fıçısını yanı başına almıştı. bir kaç saatte fıçıyı yarılayan calep cüce kadınların sakallarına takılmıştı. “o sakalları kesseniz be ablacım!” derken valost “ahhhh! şimdi sıçtık” diye iç geçiriyordu. “sakal erkekte olur, kadın narindir…” “sende gördüğüm kadarıyla bi hayli narinsin caleb efendi!” diye gür bir ses duyuldu. yemeklerin geldiği odanın kapısında, belinde önlüğü ve elinde granitten oyulmuş devasa bir kepçeyle, sakalları göbeğinde iri yarı bir cüce kadın duruyordu. “eee caleb efendi kolların benimkilerden daha narin duruyor, sözlerin gibi sert olması gerekmez mi o kolların?” “aman efendim siz bakmayın ona, caleb ne düşünürse söyler. biraz fazla kaçırdı zira birayı” diyerek valost olayı toparlamaya çalışırken kolunda bir el farketti; magnus keyifle sırıtarak parmaklarını dudaklarına götürmüş ve “sus, sadece izle” diyerek sırıtıyordu. ubor saatlerdir baktığı sol elinin baş parmağına taktığı yüzükten başını kaldırmış ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.

“bizim körpe kızlarımız ayaklarındaki tüyleri çam sakızıyla ağda yapar. hasadın en güzel üzümlerini o billur ayaklarıyla ezerler, sevgilerini katarlar… ahhh! elmşayr şarabını içerken o billur ayakların çiçeksi kokuları gelir buruna” sarsak hareketlerle birden masaya fırlayan latron enstrumanını çıkarıp söylemeye başladı bir anda:

“ez üzümü sevgi ile ayaklar gez yolları usanmadan ayaklar iç şarabı billur kadehlerden kadehler haykırır elmşayr diye

ahhh sevgilim kokun kadehimde ulu çınarın dibindeki toprak seviştiğimiz çimenlerin kokusu kadehim haykırır elmşayr diye

ahhh sevgilim kokun kadehimde ahhh sevgilim dudaklarımda ayaklar sevgiyle ezer üzümü kadehler haykırır elmşayr diye”

latronun memleket kokan hüzünlü şarkısı o sakallı, kalın bodur bi ağaca benzeyen cüceleri bile ağlatmaya yetmişti. bippo hanım “ah küçük yavrucak” diyerek göz yaşlarını silmeye çalışıyordu önlüğüne. “şu çocuğa lal şarabı vereyim giderken” diye aklının bir köşesine yazdı bippo hanım. magnus ayağa kalktı ve “memleket hasreti çeken şu cesur latron amarran bey’e” diye kadehini kaldırdı. herkez gürültü ve bağırışlarla haykırdı, kupalar dibini görme yeminiyle içildi.

birasını diplemiş ubor; sol gözündeki monoklu çıkarıp biraz önce ağlarken şimdi kahkahalarla kupalarını kaldıran cüceleri anlamaya çalışıyordu. magnus valosta “bak şimdi başlıyor eğlence” deyip “eeee hanımım, bu yağız yürek açık söz delikanlıya göster bakalım cüce kadınlarının zerafetini” diyerek işlemeli taş masaya 5 altın fırlattı. “hanımım bippo’ya koyuyorum bahsimi!” masadaki tüm cüce ahalisi sanki bu anı bekliyormuş gibi kadehlerini kaldırıp neşeyle tezahurata başladı: “bippooo, bippooo, bippoooo, bippoooo….” olayın nereye varacağını anlayıp rahatlayan valost suratındaki koca bir gülümsemeyle haykırmaya başladı “kalliiiip, kallliiippp, kalliiiippp…” hala masanın üzerinde bulunan latron gözlerini ovuşturdu, valost’un giysilerine ne olmuştu? üzerinde paçavralar, iki elinde iki odun parçası baarıyordu kalliiip diye. gözlerini ovuşturdu, yok . valost bildiği valosttu, sadece “biraz fazla kaçırmışım” dedi. “bu anı bi yerden hatırlayacağım ama…”

“kadınlarla dövüşmem” dedi caleb suratını ekşiterek. “dövüşmez misin yoksa korkar mısın caleb efendi” diye gürledi bippo. “bu civarda bileğimi büken daha çıkmadı caleb efe, şimdi temizleyin şu masayıda görelim caleb beyin kolunun kuvvetini” mağarada sevinç çığlıkları yankılandı, cücelerin bippoooo sesleri valostun kalliiiip seslerini bayaa bastırıyordu. caleb “benden söylemesi bu iş yemek yapmaya benzemez” diye önündeki yemek tabaklarını yan tarafa aldı. “her limanda bir sevgilim oldu, güzel içtim kadınlarla, güzel yemekler yedim ve bu sefanın parasını hep bileğimle ödedim. bilek güreşinde beni yenen yok pippoo hanım” diye gürledi caleb. “pippo değil bippo” dedi bippo hanım. “bippo” dedi caleb suratı kızararak.

masanın çevresine yerleşti cüceler ve şen haramiler. ellerde kupalar, ağızlarda tezahuratlar… suratı sinirden kızaran caleb bi ara ubor’a dönüp fısıldayarak “bull strenght” dedi. ubor çıkardığı monoklu cüppesinin onlarca gizli cebine yerleştirmekle meşguldü. “bull lan” dedi calep. ubor sol elinin baş parmağına yeni peydahlanan yüzüğü ovuşturdu. “lannn!” dedi caleb. ubor esnedi… benden kallibe 5 altın diye tezahuratının arasından haykırdı valost, benden de 5 altın calebe diye eksik kalmadı latron. ubor esnemesini bitirmiş “adet yerini bulsun, 5 te benden calebe” dedi sessizce.

yanan şöminenin çıtırtısı, pipolardan çekilen dumanın sesi, ritimsiz geğirme sesleri… kallibin ritmik ve hızlı kalp sesi… bilekler bağlandı, gözler kora döndü, nefesler tutuldu… bu geceden 1 yıl sonra taş ustası geffen efendi, yeni bitirdiği devasa taş masanın üzerine ince ince işlediği oymalara bakarken, 1 yıl öncesini hatırlayıp tebessüm edecekti.

bippo hanım kafasını salladı, caleb’de aynı şekilde karşılık verdi ve muhteşem bilek güreşi müsabakası başlamış oldu böylece. ilk birkaç dakika birbirlerinin gücünü yokladılar. bilekler bir sola bir sağa yattı. “bu klanda bana ‘bol kepçe bippo’ derler bilir misin caleb efendi” dedi bippo müsabaka devam ederken. caleb kel kafasından fırlamış damarlarla burnundan soludu. “peki neden derler acaba böyle bilir misin? bilmezsin tabi klanımızda kaç erkek, kaç kadın ve kaç çocuk yaşar ve yine bilmezsin bu canlara nasıl yemek yapılır. öküz doyuran kazanı nedir bilir misin caleb efendi? onu da bilmezsin tabi, anlatayım: öküz doyuran kazanı bir orduyu doyurur, suyu, havucu, patatesi, baharatı ve diğer zerzevatı yanında 2 koca inek kuşbaşı halde sığar bu kazana. pekiii neden bana bol kepçe derler? çünkü bu kazanı demircilere döktüren benim, bu kazanda yemeği pişiren benim, bu kazanı kaldırıp ocağa koyan ve yine kaldırıp servise hazırlayan benim. öküz doyuran kazanımla yemek yetmedi demem ben, herkeze bol kepçe dağıtırım klanımız güçlensin, serpilsin diye. her yemekte içim gönenir doymuş yüzleri görünce. bu kazan ne kadar çeker bilir misin caleb efendi? bilmezsin tabi ama senin gibi iki tanesi sığar bu kazana kuşbaşı halde, artık sen hesab et. şimdi diyorsun sakallı kadın mı olur, şimdi diyorsun kadın zarif olur dövüş olmaz kadınla… sen o liman yosmalarını tanımışsın kadın diye ama bu gece göstereceğim sana cüce kadınları nasıl olur. her gün o kazanı kaldıran bileklerimle indireceğim seninde bileğini şu taş masaya!” bipponun moral bozucu konuşmasıyla morali alt üst olan caleb daha bir yüklendi bileğine. “şimdi bir kepçe gibi çalacağım bileğini kazana” dedi ve muazzam bir sesle haykırarak calebin bileğini taş masaya vurdu bol kepçe bippo”. darbenin şiddetiyle çatırdayan taş masa muazzam bir gürültüyle odanın taş zeminine dağıldı.

“geffen efendi! bu güzel gecenin hatırına öyle güzel bir taş masa yap ki üzerinde şu anın işlemeleri olsun. her yemeğimiz bu güzel dostluğun ve bu güzel karşılaşmanın resmiyle anılarda canlansın. üzerinde çocuklarımız doysun, her yemeğimiz kutsansın bu güzel gece gibi moradin tarafından”

suratı ekşiyen caleb hayretle tuzla buz olmuş masaya baka kaldı. bippo masadan kalkıp “ne yalan söyleyeyim sıkı rakipmişin, şimdi gel mutfağada sana öküz doyuran kazanımda yaptığım kavurmadan vereyim. içkinde bitmiş, lal şarabı içte biraz güç gelsin vücuduna”. caleb utana sıkıla bipponun ardı sıra gitti.

bu olayı yıllar sonra, sonradan “şen haramiler masası” adını alan, geffen ustanın yaptığı taş masada torunlarına anlatan magnus efendi şunları diyecekti: o iblis gorille dövüşürken bile caleb efendinin suratında öyle bir ifade yoktu hanımımın karşısında olduğu gibi. bipponun ardından giderken derdiniz ki bu koca öküz boynunu bükmüş neden takip eder şu narin tavuğu?

“hayatımda bir bahsi kaybedip bu kadar eğlendiğimi hatırlamıyorum” diye kadehini kaldırdı valost: “dostluğa ve kardeşliğe…” “lal şarabı” diye mırıldanan latron sinsice mutfağa doğru hareketlendi. bippo’dan aldığı kadehi dudaklarına götürdüğünde hafiften morali bozulmuştu. “bu koku, bu lezzet… elmşayr şarabından daha güzel!”

“Latron Amarran’ın Günlüğü” detect magic yaparak kendime bakıyorum sürekli… pırıl pırılım… üzerim büyüyle kaplı, mutluyum… büyük bir maceradan çıktık yine, büyülerimi hiç bu kadar güzel kullandığımı hatırlamıyorum. orklar nede güzel yandı, yüzüğüm ne güzel, wand’ım ne kadar hoş… valost’a nerden geldi bu deli gücü; rahip darknes büyüsü yaptığında latronun suratındaki o merak neydi ve okuldan tanıdığım o neşeli buçukluk gırtlak kesen biri haline ne zaman dönüştü; caleb’e neler oluyor, o gorillin kafasını nasıl aldı öyle deli balta??? ne güzel parlıyorum, her tarafım büyüyle kaplı… sarhoş olmuşum biraz… biraz? latron ve valost bebek gibi uyuyor. caleb’in horlaması mağarada yankılanıyor. “latron amarran’ın günlüğü…” ne zamandır farkındaydım bu günlüğün ama bir türlü fırsatım olmamıştı bakmak için. monoklumla baktım ama pek anlayamadım. başında “sahibine geri döner” yazıyor. içimde bu deftere sahip olma arzusu var ama arkadaşımdan çalamam bir yandanda. o zaman küçük bir deney yapalım. “bilinmezi bilmek için risk gerek, delilik gerek” derdi hocam tobin patriades… yan mağaradan bir yeraltı nehri geçiyor, madem bu defter sahibine geri dönecek o zaman küçük bir deney yapalım. bakalım defter sahibine geri dönecek mi?

sevgili latron: şu an güzel güzel uyumaktasın, benimde kafam güzel biraz. defterinle bir deneye kalkıştım. kaybolursa zaten hiç haberin olmayacak bunlardan ama geri gelirse başta yazdığı gibi sana anlayacaksın bu defterin kıymetini. risk almadan bir şeyler öğrenilmiyor. güzel bir gurubumuz var, pırıl pırıl parlıyorum…

ubor sarsak hareketlerle odadan çıkıp bir labirenti andıran dehlizlerden geçti, meşalelerle aydınlatılmış dehlizlerin duvarları eski savaşların görüntüleriyle kaplıydı. durdu… resimlerin altındaki cüce yazılarını okumaya çalıştı. “ne biçim yazıları var, bi şey anlamadım” diyerek yeraltı nehrine yöneldi. nehrin kenarında yüzünü yıkadı, defterin ilk sayfasına baktı. “sahibine geri dönecek” yazısını okudu sesli bir şekilde. “göreceğiz bakalım” dedi. gözleri pırıl pırıl parlıyordu, üstü başı gibi…

View
21_06_2009

heh hey. güzel oyun oldu, zevkli oyun oldu bence de. oyunun çoğu vahşi bataklıklarda geçen bir iz sürme/hayatta kalma macerası şeklinde geçtiği için grupta biri NPC filmon/timofte olmak üzere 3 tane olan rançerolar çok iş yaptı. bataklığa girmeden önceki, grubun asıl amacını çaktırmamaya ve kendilerini açığa çıkarmamaya gayret ederek araştırma, sorgulama yaptığı kısımlar da zevkliydi. aslında ne olmuş ne bitmiş, iuz amcaların asıl amacı ne, çocuk nerede, iblis kim, nereye gidiyoruz gibi bir çok soru işareti olması da zevk kattı bence.

bataklıkta valost’un bir ranger’ın hayali olabilecek işler yapması mükemmeldi: tek başına vahşi ortamda iz sür, ava yetiş, sinsice sabote et, geri gel. sabote etmekle kalmayıp bir de gruba yiyecek getirmiş olması da cabası hehe. çok tehlikeli idi tabi bir yandan, duyulsa görülse, kombat çıksa, bir sleep’e, bir command’e bakabilirdi valost’un sonunun gelmesi.

deli ubor’un ilk fireball’larını atmanın coşkusu ile gözleri parladı. baya bir ağır silaha dönüştü gibi ubor, daha çok fantastik fireballar görecek gibiyiz önümüzdeki oyunlarda. caleb, denize olmasa bile nehirlere çıkmış olmanın verdiği gazla kendini amra ilan ediverdi. grubun nehirde hızını arttırdı. fakat o tutsağın ağzına sıçmış olması (kelime anlamıyla) oyunun fantaziden çıkıp southpark’a dönüştüğü an oldu malesef neyse ki sonra latron ve ubor yaratıcı planlarıyla adamın zaten skilmiş olan psikolojisini de kullanarak herifi konuşturmayı başardılar. fakat daha sonra aynı numaranın iyice coşarak kullanılması (iuz: gizli kapıdan götür onları evladım ehahhrhaha), iuz hakkındaki kısıtlı bilgiyle ve adamın günler içinde kendine gelmeye başlamasıyla patlayıverdi. ama yine de süper hareketti tabi.

orhan ise gayet güzel performans gösterdi ve daha da önemlisi, tahmin ediyorum çok eğlendi. langur lungur hikayeye sokmaya çalıştığımız, doğru dürüst geliştiremediğimiz karakterine rağmen, karnak’ı şahane oynattı, gruba güven/güvensizlik durumunu çok güzel ayarladı ve role-playini güzel yaptı. ferepe ortamlarımızın genç yetenekleri arasında yerini aldı.

bu oyunda combat’ın az olması bence ayrı bir zevk kattı, özellikle önceki oyundaki psikopat combattan sonra. ben de combatları biraz daha dinamik tutmaya, hemen initiative’e, sıraya sokmamaya çalıştım. güzel de oldu.

bataklık atmosferi, hissiyatı da iyi gibi geldi bana. gerçekten de oturduğumuz yerde alnımızdan terler akmasının etkisi oldu tabii.

oyun bir sona bağlansaydı tatmin açısından daha iyi olabilirdi. fakat hem zaman kısıtlamasından, hem de olayların benim tahminim dışında gelişmesinin de etkisiyle, apar topar bir sona bağlamak yerine orada bırakmayı tercih ettim. bir sonraki oyunda kaldığımız yerden devam edeceğiz. haramiler de ellerindeki acayip tutsakla, dağların eteklerinde ne yapacaklarına karar verecekler.

View
23_05_2009

Engin Diyemoğlu’nun ellerine sağlık… İlk diyeceğim bu. Aylar sonra tekrar oturup, toplandık. Şahane oldu. Özlemişim çok.

Oyunun değerlendirmesine gelince. Sanırım bugüne kadar oynadığımız en yorucu oyun buydu. Saatler sürdü kombatlarımız. Karşımızda ne vursak alan donuz gribi arkadaşlar yıkılmak bilmedi. Valost bile-ki bilirsiniz dayak atmaktan da yemekten de yorulmaz- yoruldu. Kılıç tutan elleri nasır oldu, elleri kan içinde kaldı…

Işıklı taşı oraya atıp sonra da iz aramak aptalcaydı kabul ediyorum ama Valost’un orada yapabileceği başka bir şey yoktu, inanın arkadaşlar. Aylar sonra ormana dönüp fantastik kuntastik olaylarla karşılaşınca mecburen müdahil olmak zorunda kaldım. Orada da işler çok uzadı. Latron gibi bence biz de erkenden kaçmalıydık, bu kadar geç kalmamalıydık… Üstelik risk de ortadaydı, bu adamlar ısırıyo arkadaşım, ısırınca bize de bulaştırıcaklar… Ubor’un web’i sağolsun büyük bi kısmını orada tutmuş olsak da üzerimize gelenler hepimizi baya ısırmaya yetti. Ve farkına bile varmamışız. Kaleye giderken Engin’in söylediği hitpointlerimize göre caleb ve ben vitality pointlerimizin yarısını kaybetmişiz…

Grup olarak bence hatalı davrandık. Ben kaçmamız gerektiğini fark edip bikaç kere seslendim size. latron ufaktan uzadı gitti. Ubor’u ağaca çekme çabam başarısız olsa da sonuçta o bir şekilde halletti bu işi. ordan ben de ağaca tırmanıp onu daha yukarı alacakken geri atladı ama. caleb de dövüşü bırakmak bilmedi. şimdi karakter yapısı olarak, bildiğiniz üzere normalde valost bir combatı bırakıp gitmez. ama gitmesi gerekiyor, ölücek çünkü orada. ama sonuçta arkadaşlarını da orada bırakıp gitmez, o yüzden dövüşmeye devam ediyor. sonuçta burda, caleb ve ubor’a “niye öyle ettiniz” diyecek değilim. Herkes kendi adamını oynatıyor. tek dediğim grup olarak hatalı davrandığımızdı. aynı anda hareket etmeyi başaramadık. belki ben daha ısrarcı olmalıydım ya da latron gibi gitmeliydim. ya da ubor ve caleb bana kulak verip, bana inanıp peşimden gelmeliydi. ama bir şekilde iletişim kuramadık. bu grup olarak yaptığımız bir hataydı. Fakat, oyunun heyecanını ve gidişatını etkileyen daha büyük bir hata yaptık, hem de sadece grup olarak değil dm’le beraber, hep beraber yaptık. mantık olarak uygulanması çok zor olsa da, latron yanımızdan ayrıldıktan sonra mert odadan çıkmalıydı. dönüşümlü olarak bir şekilde yer değiştirmeliydik. oyun alanından çıkıp dışarıda beklemenin çok sıkıcı olduğunu biliyorum. hepimiz biliyoruz. ama bugüne kadar hep olması gerektiği gibi davrandık, bu oyunda da davranmalıydık.

Sonuçta ekibimizin dövüşteki en zayıf üyesi combat alanından kaybolup gidiyor. orman manyak dolu, her köşeden hasta adamlar çıkıyor fakat biz orada dövüşmeye devam ediyoruz. bard gitmiş, şarkısı artık duyulmuyor. normalde “vay anam” diyip yana döne onu aramamız gerekirken hala oyalanıyoruz. çünkü biz onun iyi olduğunu, o bizim iyi olduğumuzu biliyor. biz dövüşe devam ediyoruz. o da orada saklanıyor. iki tarafta bilmemesi gerektiği halde birbirinin bir şekilde idare ettiğini biliyor. sonuçlarının nasıl olacağını bildiğimden ya da tahmin ettiğimden yazmıyorum bunları. belki her şey daha kötü olacaktı. belki kaybolacaktık. belki ikişerli gruplar olarak yola devam edecek, birbirimizi arayacaktık. ya da her şey çok daha güzel olacaktı. bilemem. ama olması gereken grup dağıldıysa, o şartlar altında bizim de dağılmamızdı. dönüşümlü olarak devam edecektik ya da hemen peşinden gidecektik.

bu durumun zor idare edilceğini, hem dm’e hem oyunculara bir parça eziyet olduğunu biliyorum. ama taleg’in hatırlattığı, tüm bunlara neden olan maceraların başında; valost, ubor ve killy bir zindanda apayrı yerlere gönderilmiş, uzun bir süre tekrar birbirlerini bulmak için uğraşmışlardı. hatta valost, ubor’u kurtarayım derken, 30 metrelerden sulara düşüp kaportayı dağıtmıştı ama mükemmel zevkli bir oyun oynamıştık…

tabi bahsettiğim burda, can hastalandı, gitsin arkada otursun değil. zaten oyunun yarısında ıskartaya çıkmış birini gruptan ayırmak vicdansızlık olur. burdan da o konuya geçeyim bari. can için muhtemelen yorucu olduğu kadar sıkıcı bir oyun oldu sanırım. gerçekten oyunun yarısından sonrasını deli manyak olarak geçirdi. parmaklıkları açıp geldiği andan onu bayıltana kadar olan zamanda hepimiz eğlendik(en çok kim acaba? latron?) ama kapıya dayanan otuz adama karşı arkadaşları çanakkale geçilmezi oynarken onun ağzı gözü bağlı, toprağa gömülü olarak bi mahzende oturması komik olmasından çok trajikti. combatlardaki cenabetliğini üstünden atıp fortitude’da sıçması çok fena oldu. ki combat’taki hareketleri inanılmazdı. karşımızdakiler hastalıklı adamlar değil de normal insan olsaydı eğer o combat o kadar sürmezdi. adamların hepsi sıça sıça kaçardı. normal critler, power attack critier, uçan kelleler, kollar, gazyağıyla adam yakmalar, ayaklarından tutup savurup bowling oynar gibi diğerlerini devirmeler, hepsi şahaneydi. umarım bir sonraki oyunda sağlığına kavuşur, kendine dikkat eder ben de sırt çantamdaki ip, zincir, kanca ve kürekleri atabilirim artık. ağırlık yapıyo

benim içinse çok enterasan bi oyundu… duygusal anlar yaşadım. öldüğünü sandığım ranger arkadaşım golan’ın ölümünü ve parçalanışını gözlerimle izledim… belki de o dövüşte, zamanında yanyana dövüştüğüm ranger arkadaşlarımı kestim. ubor hatırlar, o zamanlar bize göre büyük bir kahraman olan, kolunu kaybedişine şahit olduğumuz taleg’in perişan halini gözlerimle gördüm. bir mağara dolusu gnarley forest ranger’inin sonu gözlerimin önüne geldi. artık hepsi delirmeye başlamadan önce taleg girişleri kapatıcak ve kendisiyle beraber dostlarını yakıcak…

ve son olarak, bugüne kadar bizim için canını tehlikeye atmaktan çekinmeyen, kahramanlıkta “şen haramiler”den aşağı kalmayan, can yoldaşım kurt için, üç kere!!!

View
31_01_2009

bi de baktım tabut boş! inanamadım… neeee, boşmuuu! evet, bi de baktım tabut boş…

yine güzide bir oyunumuzu bitirdik ve kalan hoş sedaları buraya işliyoruz güzel güzel. neler gördük, neler öğrendik: bi kere şunu öğrendik ki hassirak dese gelin koçum, alın size güç; bi yandan götüm götüm olcaz ama öte yandan allaaaahhh diye kamanacaz. heyecanla bekliyorum bu kalan iki iblisi halledene kadar-ölmezde sağ kalırsak- daha ne teklifler gelecek, haramiler daha ne gibi tekliflere mağruz kalacak. bi yandan gecenin en fena olayı şerrefsiz vergilyusun onca pazarlıkla verdiği eamuayumum dedirten hassirak bilgisi oldu. enginin birbirinden güzel canlandırdığı karakterlerin yanında vergilyusa dikkatinizi çekmek isterim ey ahali… yahu bu adam kayserili midir, yahudi tefeci midir? (yahudi derken israil halkını kastetmiyorum, benim amacım bir yaraya parmak basmak, kimsesizlerin kimi olmak… van minit, van minit eheheheh ) şunu öğrendik ki caleb osmanlı tokadıyla pek bi güzel adam dövüyo, latron okuyla pek bi can alıyo. yahu kurşun mu döktürsek şu koca oğlan caleb’e, koca karılara mı götürsek; ya da koca dananın varını yoğunu alsakta öle yalın sille tokatla mı girişse veled-i zinalara? bu arada şunu belirteyim bu teleport wand’ı ile atla kendimin yerini değiştirmek aklıma geldi de “ohhaaa bu kadarıda olmaz” herhalde diye ses etmedim… yoksa zannetmeyinki ubor’dan delisiniz. siz hezeyan ırmaklarında yüzerken ubor çoktan kurulanıp delilik ovalarında daltaşak koşuyordu… bunuda belirteyim bulmaca olayına gelirsek mükkemmel bir birlik sergiledik orada. güzel zar atmamla beraber 6 tane harfi belirlememiz, latron ve valostla kafa kafaya verip radikalin haftasonu bulmacası çözermiş edalarında olaya yaklaşmamız hafızalardan silinmeyecek. gurubumuzun maskotu cemilin benim amcamın himayesine geçmeside ayrı üzüntü konusudur. neyseki abimiz cemil güvenli ellerde, havucunuda yer dupdubunuda yapar. şıpıdanak atları bulan valost’uda burdan taktir ettiğimi belirteyim. frp alemlerinin piri olmaya aday parakoz kardeşimede unutmadan selam yolluyorum buradan. o olmasaydı “hadi caleb’ciim, kırarsın bu kapıyıda” diye söylenip duracaktık. kader puanı kullanımı konusunda çok kötü bir sınav verdiğimiz aşikar. sanırım bu bize bi ders olacak ve bundan sonra daha aklıselim hareket edeceğiz. evet 1 tane kader puanını ölmemek için saklamak elzem bi şey fakaaaat, sanırsam en yararlı kader puanı kullanma olayı böle oyunun yönünü değiştirecek, örnek vermek gerekirse artisim ben harika yaptım diye sölemiyorum hassirakla benim yaptığım konuşma minvalinde bir kullanım örnek olabilir sonraki oyunlara. buradan selene seslenmek isiyorum: selen; sen bizim gönlümüzün prensesisin, gel oyunlara, artislik yapma. güzel avatarında olduğu gibi başörtünü çene altıda bağlasan, baş üstüde bağlasan, iğneylede tuttursanda sen bizim prensesimizsin. senin yerin ayrı. gelde şu terbiyesiz caleb’in kızlara kamanmasını engelle, gelde şu biçare haramilere bi zerafet kat, gelde şu büyü hırsından gözleri fırlayan ubor abine bi rakip ol… yoksa bu garip haramiler öle ork ruhunda dolanmakta. bak hepimizin içinde 10 tayyip var, hepimizin içinde hırsla söylenen van minitler var, hepimiz birer recebiz, hepimiz birer tayyibiz… gelde bu tayyiplere biraz izan öğret, gelde o çene altı türbanını savur grewhawk (latron şivesiyle) çayırlarında. burdan bu dileğide söyledikten sonra derimki kalın sağlıcakla. güzel oyun oldu her zamanki gibi. imla hatalarımın kusuruna bakmayın. lise 1 den terk bir eşref-i mahlukat yazmakta bu satırları. herkez karşılaştırmalı edebiyat okuyup not ortalamasını 3.97 yapamıyor (ehehehehhehehe koçum can ) önümüzdeki maçlara bakalım, alacağımız dersleri alalım ve kondüsyonlu çıkalım yeşil sahalara. gelsin röveşatalar, gelsin plonjonlar, gelsin voleler… heleki sıkmabaş, çenealtı selencik geldimi bu haramileri kimse durduramaz. duyun bu feryadı…

View
09_01_2009

evet adettendir diyor ve bir oyun sonrası değerlendirmemize daha volkan’ın attığı adımı takip ederek başlıyoruz.

öncelikle bu haftaki frp oyunumuz aslında bir hafta sonra olması planlanan, ancak grup üyelerinin ne idüğü belirsiz plan ve programları neticesinde cuma akşamından cumartesi sabahına kadar süren bir oyun olarak tamamlandı. içimizde iki ay önce tutuşan frp aşkı ve grubumuza olan bağlılığımız bütün imkanlarımızı seferber ederek olmayan bir zaman yaratmamıza neden oldu. ha oldu da kötü mü oldu? sümmehaşaa. şan oldu şöhret oldu.

bu oyun değerlendirmesinde verilecek en önemli paye kuşku götürmeyecek bir gerçek olarak söyleyebilirizki Tobias Ironhand adıyla, şen harami olma yolunda büyük bir adım atmış olan Ali arkadaşımızadır. kendisinin oyun içi dinamikleriyle karışmış kafasının combat anlarında nasıl tıkır tıkır işlediğini, nasıl bir cevvallikle grubumuzu ipten aldığını hepimiz gördük. Kendisi uzun süre hafızalardan çıkmayacak bir performansla haramilerin bugün muzaffer bir edayla, göğsünü gere gere dolaşmasını sağlamıştır. saygılar Tobias Ironhand’e.

dün 6 sene okul okuduğum Greyhawk sokaklarında zihnen sınırlarımın sonlarına geldiğim anlar oldu. elimizdeki küçük bilgi kırıntılarının peşinden ki önceki oyun başlayan bitmek bilmez araştırmaların devamıydı o han senin bu pansiyon benim, mezarcılar senin, dilenciler benim, konsolosluk senin sal çıkmazı benim tabiri caizse tillahımız sikildi. kiminle konuşsak “valla ben bilmiyorum, bi soralım bakalım, ben size haber gönderirim” diye diye ordan oraya koşturmaktan ayaklarımızın altı nasır tuttu. sadece nasırla kalsa iyiydi tabi ama çözümsüzlüğün karanlık girdaplarında kaybolmaya başladığımız anlarda artık sinirlerimizinde yıprandığını farketmeye başladık. Valost’un kurdundan ayrı kalmasıyla ufak ufak başlayan ve şehir kalabalığı arasında giderek artan huysuzluğu bütün combat dengesini bozmuş olacak ki, saatlerce hevesle beklediği büyük çarpışmada büyücü ve halforctan aldığı erken darbelerden sıyrılıp gelmesi için hem sihirli bir ele hemde bolca zamana gerek vardı.

şehir sokaklarındaki şuursuz koşturmacamızın gerginliğinin caleb’te de başgöstermesi elbetteki kaçınılmazdı. ilk defa gördüğümüz, ona rağmen bize bildiği küçük bilgi kırıntılarını verme hususunda cimri davranmayan barmenin elini bilekten kavrayarak masaya yapıştıran, sonra parmaklarının arasında bıçak darbeleriyle akrobatik bir gösteri yapan Caleb’in bu davranışı için aklıma gelen tek mantıklı açıklama “biz belayı bulamadık o bizi bulsun” diye düşünmüş olmasıdır. hoş mevzu Caleb olunca hangi mantıklı açıklama dediğinizi duyar gibiyim. zira yıllardır aşina olduğu combatta halforca vurabilmek için sahip olduğu %75 şansı üç defa üst üste kullanamayıp exotic falchionun ağır darbesiyle yerlerde ölümle burun buruna gelmeside mantıkla açıklanabilecek birşey değil.

peki güvendiğimiz valost ve caleb bu hallere düşmüşken biz nasıl oldu da burnumuzu boktan çıkardık? elbette Tobias’ın ve Ubor’un herşeye yetişmesiyle. Tobias’ın iki kolunu yana açarak göğsünden çıkardığı huzmeyle dostlarına şifa düşmanlarına eza vermesi, bunun yanısıra uçları keskinlikten pırıldayan kocaman baltasını ustalıkla kullanarak kritik canlar alması daha öncede bahsettiğimiz gibi takdiri hakeden davranışlardı. peki gecenin gizli kahramını Ubormetenga’yı unutuyor muyuz? hayıııır dediğinizi duyar gibiyim. öncelikle dün gece sayın dm’imizden ekstra kader puanı alacak kadar kahramanca bir şekilde vücudunu grup arkadaşları için teleport vasıtası ile siper etmesini hatırlayıp kendisini tebrik ediyoruz. ve ayrıca ben o teleport hadisesinin ilk zavallısı olarak kendisine bir borcum olduğunu belirterek ayrıyetten teşekkür ediyor, yanaklarından bu cesurca ve zekice çözüm için öpüyorum. elbette ekibin en yağmacı kahramanı olan ubormetenga’nın oyun sonunda gerçekleştirdiği indiragandiyide unutmuyor, helali hoş olsun koçuma diyorum.

bendenizde naçizane şehirde hırlı hırsız kim varsa kendimi tanıtarak namımı yedi düvelde duyurmuş garip bir Latron’um dostlar. bugün Greyhawk’ta halfling Latron deyin hemen göstersinler. feriştahım sikildi millete laf anlatmaktan. zaten alevli köpeklerden ve ibne büyücünün fireball’undan zopanın kralını yedim sesim soluğum kesildi. bir müddet dinlenip kafamı toparlamam lazım. ama elbette dişimle tırnağımla 3. levelin kapısını açtım mı? açtım. kralsınız. hepinizi öpüyorum.

View
27_12_2008

hizli okununca neseli, yavas okununca huzunlu

abi iste uyuya kalmisim abuk sabuk seyler goruyodum zaten, pazardan aceleyle biralarimi aldim, arabaya bindim yeni kiyafetlerimi degistirip parfumlerimi sıkındıgım icin karizmaya +2 girl attack bonuslarima da +1 aldigimi biliyodum yol 6 tuttu, diplomasi attim 17 geldi 5e hallettim kapiyi caldim, guzel bir kiz acti bi an charm yedim mi diye tirstim ama savele kurtarmisim, anladim merhaba dedim yuksek sesle, ben akatlarli can kantarci, buraya eglenmeye geldim! kiz beni iceriye buyur etti, o sirada tanistik, ev sahibinin kiz kardesiymis, memnun oldum. agir adimlarimi salona dogru atarken kafalar bana dondu iceride tanidiklar vardi: yildiz sovalyesi cenk cetin, zevcesi zeytinburnu soylularindan egem atik, buyuk bogazin ote yanindan sokaklarin prensesi sima ve kocamustafapasa’nin torunu sibel, az uzakta ise ali sami yen savascilari’ndan egemen ve yaninda sevgilisi katalunyali zeynep duruyordu ev sahibinin kocasi ile tanistiktan sonra arkadaslarimi muhabbetle selamladim sen nerde kaldin, dediler, saat kac oldu dedim ki arkadaslarla parti vardi evde, anca bitti oradan geliyorum bluff yapmistim ve tutmustu diger tanimadiklarla tanisip hos bes ettikten ve benim ne menem bir adam oldugumu hafif yollu belli ettikten sonra dolaba gidip birami aldim, geldim, ve icmeye basladim sansima zarlarim iyi geliyordu o aksam, farkindaydim charm yememistim, bluff’lar diplomacy’ler tutmustu, sarhos da olmuyordum

bir yandan biralari deviriyor, obur yandan da insanlarla hos sohbet ediyor, elbette eyyamdan da geri kalmiyordum: valost’tan duydugum bir espriyi kendiminmis gibi anlatiyor, latron’un cigirdigi turkuyu soyleyiveriyordum. ubor’dan ogrendigim meditasyon tekniklerini oradaki kizlara satmaktan da elbette geri kalmiyordum

butun bunlar bir yere kadarmis

gecenin bir vaktinde, muhabbet iyice harlanmisken ev sahibi dedi ki, cek yoresinden ozel bir icki var, denemek ister misin?

icersem ne olur engin abi dedim icimden cevap gelmedi

daha yuksek sesle sormaliymisim demek ki

tamam dedim, isterim.

yesil renkteki icecegin etrafina garip bir duzenek kuruldu, toz sekerler geldi, kasiklar cikti ortaya, alevler sardi etrafi

o an, acaba dedim, istememeli miydim

ama icimdeki macerayi seven adam istemelisin kocum, dedi, yesil ejder’de duymasinlar boyle tirstigini, aliverirler falchion’unu belinden

anlamadim ne demek istedigini, o sirada onumde ufak bir bardakta durdugunu gordum ev sahibinin absint dedigi bu ickinin

ve tabi, ictim, ve icimden bi ses dedi ki, kaninin asiri kaynadigini, yuzune ates bastigini hissediyosun, goz bebeklerin buyuyor

engin abi? dedim

yine ses gelmedi

ama hala kendimi iyi hissediyor, hatta cha +1 str +1 geldigine bile inaniyor, sadece dex -2’yi fark ediyordum

evet, sesim iyice yukselmis, kahkahalarim duvarlarda cinliyordu, alpuska arvisinden getirdigim muzik calan aletle de ilgileri uzerime toplamistim

dorduncu shot bardagi onume geldi

yildiz sovalyesi cenk, dostum can, dedi, dikkat et, amarran saraplarina benzemez bu.

sen nerden biliyosun amarran sarabini diye soracaktim ki, hadi hadi bekletmeyin ickileri sesleri o sorumu agzimdan cikmadan boguverdi

tekrar cikacak oldugunda ben de bu sefer uzerine o lanet yesil suyu dokerek midemin alevli derinliklerine yolladim

at bakalim bi 20’lik dedi icimden bi ses anlamadim int ve wis’den -2 almis olabilir miydim?

attim 22 geldi, hah dedim, noldu engin?

guzel kiz bana bakti, ne engini can? dedi

2 gelmis megersem

ikiymis.

evet dedi kiz, ikimiz kaldik sadece etrafima bakindim, kiz hakliydi, bir kisim dagilmis, bir kisim yerlere yatmis, bir kisimsa icerlerdeydi galiba detect lust yaptim, olabilir de olmayabilir diye bi ses geldi icimden valost’a sormak geldi orda icimden, abi sen baksana diye, tabi, soramadim.

seni istiyorum diyorum dedim diplomasi zarini attim ama kac geldigini goremeyecek kadar uzaga gitti ne diyosun can dedi kiz olmadi mi be diem, nereye gitti zar? can, ben didem, niye boyle tuhaf davraniyosun ya? kamanmaya +8 geliyo bana biliyo musun dedim ay ne diyosun be, ben yatmaya gidiyorum dedi ama tangan gorunuyo dedim, onu napicaz?

nerden, eksi kac geldi artik bilmiyodum

sen iyi degilsin, yat bence dedi peki bu falchion’u napicaz, +6 vuruyo!!! diye bagirdigimi hatirliyorum, o sirada da kizin kalkip iceri gittigini… bir an sonra omzumda bi el hissettim ali sami yen savascisi egemen icerden gelmis, arkasinda ev sahibi sovalye cenk yattigi yerden kalkmis,

araban asagida dediler

allahtan falchion’umu cikarmamistim, yoksa neler olurdu bilmiyorum

ama yine de kizin odasina lockpick yapmayi akil ettim

bir arbede oldu, her sey donmeye basladi, halının bana yaklastigi kalmis aklimda

engin abi dedim, son kader puanimi kullaniyorum

peki can abi dedi

evde olanlardan en son hatirladigim bu

sonra kendimi disarda buldum

yagmur kel kafama tukuruk, ruzgar yuzume tokat gibi iniyordu

arabaci beni iceri bindirdi

nereye abi dedi sonra

akatlar’a, evime engin abi, dedim. eve gideyim ki ubor’un bana biraktigi potion’u icebileyim, eve gideyim ki yatayim uyuyayim

eve gideyim ki pride point’lerim humanity point’lerim yenilensin

tamam dedi sofor, dikiz aynasindan bana tuhaf tuhaf bakarak

tamam dedi engin, anlayisla gulumseyerek

tamam dedim

burada iniyorum merdivenleri cikiyorum kapidan iceri giriyorum odama gidiyorum yataga yatiyorum ve uyuyorum…...

....greyhawk diye harikulade bir kentteyim, yesil ejder diye bir handa, yanimda dostlarim, elim bir dilberin belinde, iciyorum. kulagimda latron’un nagmeleri, valost ubor’u kurduna gotunu isirtmakla tehdit ediyor kahkahalar atarak. ubor glitterdust’ini saka yollu avcunda hoplatiyor. biramdan koca bir yudum aliyorum ve elimde olmadan neseyle guluyorum. dilber bana gulumseyerek donuyor

adin didem degil,

degil mi, diyorum

hafif cekinerek

hayir salak herif diyor, hafif bir tokat atiyor yanagima, marista

ama gulumsemesi hala asili dudaklarinda,

tamam diyor engin, gerek yok zar atmana

ona seni istiyorum diyorum

ben de seni diyor.

rüya bu ya.

View

I'm sorry, but we no longer support this web browser. Please upgrade your browser or install Chrome or Firefox to enjoy the full functionality of this site.