Şen Haramiler

02_11_2008

ben: pazardan beri yazacağıdım da anca nasip oldu. oyunun hissiyatı sıcakken yazayım yine de.

herşeyden önce, en geçerli yorum olarak çok zevkli oldu bence oyun. ben çok eğlendim, herkes de çok eğlendi sanıyorum.

2 fire vermiş olsak da kalanlar arası organizasyon süper oldu. zamanında buluştuk, toplaştık, oyuna zamanında başladık, tam da zamanında bitirdik. öngördüğümüz saatten 1 saat kadar geç bitti ama kimse yorulmadı, baymadı, sıkılmadı. 1 saat daha gitsek yorulabilirdik, tam ayarında oldu yani o, güzel oldu.

hülya teyzenin börekleri, barış abinin çayı lezizdi. ellerine sağlık : )

latron amarran (mert), kira rannos (barış) ve caleb (can) için güzel bir background oluşturduk, bu herifler nasıl buluştu, ilişkileri nedir, nerden geliyorlar nereye gidiyorlar şeklinde. volkan ve selen gelseydi, onlar ve can için çok bombastik bi giriş fikrim vardı ama tabi yalan oldu. o yüzden aslında kehri için yazmış olduğum giriş fikrini az modifiye ederek can’ın karakteri caleb’e uyguladık. çok da güzel oldu bence.

oyun latron’un memleketi, halfling köyü elmshire’da geçti. çeşit çeşit halfling dışında bir kaç da rhennee karakter canlandırdım, o da eğlenceli oldu bana.

araştırma/diyalog/combat dengesi de güzeldi bence senaryonun. combatlar özellikle kira ve biraz da caleb için kolay kalsa da 1. level olan latrona giriş macerası olarak tehlike seviyesi ayarlı gibiydi. zaten ben gördüm ki dragon bile çıkarsam latron sağ kalacakmış, ilk hareket olarak aksiyondan 100 metre geri gidip saklanıyor zira : ) ama iyi o, onu da sevdim ben hem roleplay hem taktiksel anlamda.

yine mert, ilk oyunu olmasına rağmen çok iyi canlandırdı karakteri bence. çok daha iyi olacak o belli, süper bir halfling bard yatıyor mert’in içinde, o belli oldu : ) can’ın caleb’i önceki maceralardan bu yana çok eğlenceli bir değişim gösteriyor sanki. o da süper oldu, değişen gelişen karakter. barış zaten deli bir insan, onun karakteri ile ilgili sürprizler yakında ortaya çıkacak gibi.

bir de grubun 3 kişi olmasının çok büyük etkisiyle, herkese görev düştü, rol düştü, herkes yerine göre ayrı ayrı coşturdu. karakterler arası uyum da çok iyi oturdu bence, motivasyonlar, yöntemler anlamında. tıkır tıkır gitti macera.

bir sonraki oyunu 2 ya da maksimum 3 hafta sonra yapıyoruz. 2 kontenjan var, gelmek isteyenleri bekliyoruz. kasarsak 6 kişi de olur ama tadı kaçıyor kalabalıklaştıkça (5 bile fazla aslında, 3-4 ideal).

bu arada bard latron, grubun maceralarının günlüğünü tutuyor (koçum mert!). latron chronicles’i okumaya başlayacağız yakında, çok heyecanlıyım.

daha yazardım ammaaa, bayılanlar oluyor! konuşalım yine burdan olsun, yüzyüze olsun.

can: ellerin dert gormesin dm kardes rhennee yengenin de selamlari var ehehehehe

barış: çok güzel oyun oldu diye hemen belirteyim fikrimi. gerek karakterlerin süper uyumu, gerek enginin dediği gibi herkeze ayrı iş düşmesi durumu çok ayarındaydı. bi de koçum mertin güzel başlangıcını belirtelim tabii. karizmatik bir kişilik olarak konuşmaları yapması, barda güzel performanslar ortaya döküp ahaliyi coşturması, sinsice büyüler yapıp gariban cücenin altına sıçırtması… (ulan mert ne adamsın bre!) sonuç olarak süperdi, combat kısmı bana biraz çerez gelsede devam edelim…

mert: olm şimdi combat kısmı çerez merez diyip engin abiyi gaza getiriceksiniz ondan sonra birinci level halfling halimle kalıcam orkların trollerin arasında. ne kılıç bilirim ne ok bilirim saklanıp duruyorum zaten. sonra arkamdan ağlarsınız. hoş siz o ayı halinizle ağlamazsınızda amonaki. öyle gömüp gidersiniz.

bu arada o cüceye cahil cahil yaptığımız eziyetler hala aklımda. çok inanmıştık onun bi boklar bildiğine. yazık oldu. esas ahçı teyzeye daha yazık olacaktı ama neyse.

dört gözle yeni oyun tarihini bekliyorum. ama muhtemelen haftaya haftasonu (15-16 kasım) Bursa’da olucam ben. Onu şimdiden belirteyim.

ben: combatlar sonraki oyunlarda en iyimser ifadeyle “daha az çerez” olacak, onu söyleyeyim : )

bu arada combatlarda grid ve lego kullanımına ne diyorsunuz? çok pratik olduğu kesin ama (volkan da bu yönde fikir belirttikten sonra) acaba oyunun ruhunu hissiyatını skiyor gibi geliyor mu size diye sormak istiyorum.

bir sonraki oyunu 15-16sında değil bir sonraki hafta yani 21 cuma-23 pazar arası günlerden birinde yapalım. uyuyor mu? 2 hafta var, şimdiden uydurabiliyorsak ne güzel olur.

yeni maceraya girişmeden önce şu kira+caleb+latron üçlüsü olarak bir toplanıp yarım saatlik de olsa bir ara bölüm oynamamız lazım. toplanabiliriz bir yerlerde ya da öyle bir msn toplaşması ile de çözebiliriz. grubun ne yapacağına çok kabaca da olsa bir karar vermesi lazım (ki ben tamamen zorla bir yola sokmayayım grubu bir sonraki maceranın başında). örneğin elinizde bir sürü belge var, kaçakçılık olayını greyhawk’taki bazı isimlere ve örgütlere bağlayan, onu ne yapacaksınız? caleb loncaya dönüp rapor verecek mi?

bir de asıl siz rhennee kampında oturduğunuz sırada sizin dışınızda bir takım gelişmeler olacak ki bir sonraki maceraya girmeden önce onlara nasıl tepki vereceğinizi belirlemekte fayda var.

bir de şey diyeceğim ya, oyunla ilgili : ) bir ara caleb ‘lan ne biçim dövüşüyosunuz böyle mi öğrettim ben size’ tribi yaptı ya, o çok eğlenceliydi bence. latron, kira okumuş yazmış her ski bilen adamlar ama fiziksel dövüşe gelince maymun gibi kalıyolar ya… orada caleb hoca oluyo birden bunlar da çapsızlar ehehe… güzel grup çok güzel : )

barış: ya benim kafamda şöle bi sorun var hemen paylaşayım. şimdi bu güzel kira abiniz ubormetenganın muadili konumunda olduundan benim göt sanırım biraz tehlikede. valostta geleceğine göre daha evvel uborların oyunuyla bir bağlantı olacağı kesin. şimdi; benim tırstığım nokta bu ipne muhafızların ahanda aradığımız adam bu diye beni almaları. konuşmak lazım. ne yapçaz, nereye gitçez. 21-23 arası bana uyar bu arada

View
13_09_2009

uuu beybiler… şen haramiler olarak hiç kombatsız, sakin bir oyunu atlattık… dışarıdan sakindi ama içimizde fırtınalar kopuyordu… baya bi role-play ağırlıklı oynadık, bi masa başında oturup, Üzgün Bakire hanının masasında, saatlerce tartıştık… çelişki içindeydik sürekli…

latron amarran’ın meydanlardan halka seslenişi, genci yaşlısı, muhafızı çerçisi herkesi harekete geçirmesi mükemmel oldu… valost’un akıl dolu planına uymaması grubun doğru bi karardı. neymiş gece herkes toplanıp yola çıksın, muhafızlar laf ederse ağızlarını kırarız… hehehhehe… ama asabı çok bozuktu valost’un. bir dostunu daha acı bir şekilde hastalık yüzünden kaybetmişti… kendi elleriyle onu öldürmek zorunda kaldı. duygu yüklü anlar yaşandı. o haliyle hemen muhafızları dövelim deseydiniz gidip döverdi…

“şen haramilerin” haramilikten ziyade “şen” ve “olgun” yüzünü gördü mardin tarlası sakinleri… o kadar itlik serserilik yap, gittiğin her yerde millete kan kustur, mardin tarlasını felaketlerden kurtar… işlemediğimiz hayır, yapmadığımız delikanlılık kalmadı… belki de şen haramiler finale yaklaştıkça olgunlaştı, yaşadıkları olaylar onları dünyaya farklı bir şekilde bakmaya itti…

ubor’un yaşadığı çelişkiler mesela… gerçi yine sinsice çok sevdiği büyücü amcayla haberleşmiş ama olsun, onu yaparken de bi çelişki yaşamıştır heralde… kısa süren ayrılıktan sonra bambaşka bi ubor olarak döndü aramıza, sorumluluk sahibi, düşünceli, eskisinden daha sakin… öyle mi yapsak, böyle mi yapsak diye düşündü durdu… caleb, valost’un ormanı kurtarma derdine destek çıktı. önce o işi halledelim, ormanı kurtaralım, sonra bakarız diğer işlere dedi. daha önce valost’a bu konuda bu şekilde arka çıkmamıştı. valost çok duyglandı o anlarda belli etmese de… “o orman bizim, hepimizin,” diye düşündü… latron da aynı şekilde valost’un yanında yer aldı… ubor’un düştüğü ikilem de zaten kendilerini aşan güçlerin karşısında duyduğu çaresizliği de içeriyordu… o da gidelim dedi… valost da kararını vermişti zaten. arkadaşlarına da güveniyordu, farklı bi yol izleseler bile, kendi ihtiyacı olan şeyi almadan onların harekete geçmeyeceğine inanmıştı…

yola çıktıktan sonra ise beyaz pijamalarıyla karşımıza çıkan “suskunlar” tarikatının konuşkan üyeleri hafif tehditvari bi üslupla ellerimizdeki malları istedi. (bu arada cahillik çok güzel bi şey, tavsiye ederim ) daha önceki oyunlarımızdan birinde olsa zürefanın düşkünü beyaz giyer kış günü, der, dalardık emmilere o laflarından sonra ama “şen haramiler” kısa bi pazarlık sonucunda malları vermeye “he” dedi… dyvers müfettişleri peşimizde; kemiksize posta, hırsızlar loncasına posta, iuz tarikatına posta, uçan kuşa bile posta; şeytanla anlaşmaca, iblis öldürmece; iblisle anlaşmaca, şeytan öldürmeye kamanmaca… e amına koyayım nereye kadar… artık hayat yorgunu olmuşuz kardeşim… bu zavallı ve genç kahramanlarımızın sırtında “suskunlar”ın düşmanlığına yer kalmamıştı artık… o yüzden 1000’er altına verdik gitti malları… (yazının devamını suelce yazıcaktım ama engin abiye ayıp olmasın şimdi… harbiden unuttum lan dilimin altındaki şeyi ) daha büyük güçlerin oyuncağı haline gelen grubumuz, bir iblisi daha öldürüp, hassirak adlı “şeytan”ın “gerçek şeytan” olmasına mı yardımcı olalım yoksa eski dostumuz ve yol arkadaşımız olan “keyla”yı mı öldürelim diye düşünüyor. hatta adam tutup keyla’yı mı öldürtsek diye hesaplar yapıyor… şeytanla anlaşmanın sonuçlarından biri heralde bu… iki ucu boklu değnek filan değil, değneğin kendisi bildiğin bok…

ve…

valost’un bir zamanlar gölgesinde dinlendiği, huzur bulduğu ağaçlar şimdi çürüyor, korkunç bir kötülüğe ev sahipliği yapıyor. bilgeliği ormanda meşhur olan oglais ustaya, insanlar kurban ediliyor; ormanı zehirleyerek yok etmekten bahsediliyor… tanıdığı, sevdiği, saydığı, kardeşi bildiği rangerlar gözlerinin önünde ölüyor, ölüme gidiyor hatta ellerinde can veriyor… son direniş noktası corustaith’te yaşayan annesi ne yapıyor, hayatta mı bilmiyor. ve geçen zamanla birlikte valost’un umutları tükeniyor… o puştun kendisini kazıklayacağını bilmesine rağmen, yine de son görevi yapmak ve bütün gücünü ormanı ve geride kalanları kurtarmak için harcamak zorunda… yalnız ve güzel ormanım gnarley forest… neyse ki bu yolda yalnız değil valost… şen ve harami arkadaşları yanında… kavgalar, şarkılar, türküler, kılıç sesleri, hehehhe

sanki sezon finali yaklaştıkça daha bi tatlı oluyor her şey, daha bi ağırlaşıyor; oyunlar hiç bitmesin istiyor insan… bize bu şahane dünyayı anlatan şahane diyem engin diyemoğlu’na saygılar, sevgiler…

View
22_11_2008

bence çok güzel oldu yine oyun. valost ve keyla’nın gelişi süper renk kattı (5 kişilik oyun 3 kişilik oyuna göre ister istemez biraz hengame olsa da).

girişi, gelişmesi, sonucu, ana olayı, yan olayları, temposu, combatı, araştırması, diyaloğu genel olarak iyi gitti bence. bir yanda bebeğin ruhunu kurtarmak için şeytanlarla meleklerle pazarlıklar, bir yanda zoraki düğün, bir yanda paladinlere goygoylar, bir yanda müfettiş öldürmeler : ) çok dengeli, ince bir çizgide gidiyor grup : )

bir de sorunlara bulduğunuz çözümler çok yaratıcı ve zevkliydi bence. oyunun sonunda gelinen nokta, hem bebek olayı, hem düğün olayı, hem de garip gelecek belki ama müfettiş (eraldo coil) olayı benim tahmin ettiğimden çok farklı oldu. güzel de oldu öyle olması.

ubor’un çılgın kader puanı kullanımları da oyuna damgasını vurdu : ) bekliyodum barışın bununla deli bir şeyler yapacağını. üçüncüyü de kullanıyordu az daha da beynine yediği kılıçla büyüyü yapamayınca otomatikman gerek kalmadı. valost da son anda (müfettişin sonunu hazırlayan) kritik bir kader puanı kullandı. bence iyi oldu bu mekaniği oyuna sokmamız. bununla ilgili yorumları ayrıca bekliyorum kader puanları başlığı altında : )

şu şöyle olsa daha iyi olurdu dediğim yerler var tabi (çoğunluğu benimle ilgili) ama genelde çok zevkli oldu bence oyun : )

View
13_12_2008

oyun nerdeyse tamamen combat oldu… ekip olarak da altından kalktık hepsinin… alnımızın akıyla hakkaten sabahtan akşama kadar dövüştük… ubor ve latron’un büyüleri bitmesine ve combat’ta yapacakları sınırlı olmasına rağmen bence onlar da şahane dövüştü…

bi kere ubor’un diğer büyücüler gibi arkada kalmayıp kendini meydanlara atması aslında caleb ve valost için de büyük avantaj… tabi kendi hp’nin yüksek olması da bu konuda bi rahatlık sağlıyo… etrafımız çevrilmesine, aynı anda bikaç adamla dövüşmek zorunda kalmamıza engel oldu sağolsun… ayrıca biz aşağıdaki çukurda, o yukarıdayken elemanın büyü yapmasını da süper bi şekilde engelledi, baştan latron’la beraber sonra tek başına… bi de çukura atsaydı adamı tam olacaktı…

ayrıca latron’un “şahlanıyor” türküsünün artıları da süper faydalıydı… sonuçta ben iki elde iki kılıçla dövüşürken caleb kadar artı almıyorum “to hit”e… hem vurmamı kolaylaştırdı hem de damage’lara da artı verdi… oklarıyla da yine can almasını bildi… o da enterasan bi şey… ben bakıyorum paşaya, yanında olduğum için görüyom zorlarını genelde yüksek atıyo…

o yüzden daha çok ubor diyodu, bi işe yaramadım ya, büyülerim bitti diye… bence süperdi ubor ve latron… combat’ta da faydaları tartışılmaz bi gerçek…

caleb bey ise cenabetti biraz bu oyunda… ogreye tırmanma hareketi hakkaten şahaneydi ama yerlere düşüp ondan sonra da kılıcı taşlara vurması biraz çizdi karizmasını sanki ogreyle bi ara hakkaten teke tek dövüştüm sanki

ama sonuçta caleb’in şöyle bi durumu var, az ama öz vuruyo… adamı osurtturuyo vurdumu… baya baya adam yamulttuk sırt sırta…

bi de bi tanecik kurdum “ubor” da pek becerikliydi sanki bu oyunda… hem kritikal yaptı bi elemana hem de adamları sürekli triple düşürdü yerlere… yere düşürmek büyük avantaj sağladı bize… kalkan adama çata çuta vurduk… baya bi vurma fırsatı aldık combatlarda…

bi de tabi geçen oyunda da müfettiş combatında olduğu gibi bu oyunda da sanki kritik vuruşlar harbiden kritikti… çukurdaki adamların ve ogrenin aldıkları critler sayesinde daha kolay indirdik engin beyin değerli npclerini

son olarak; yukarıda üçünüz bi dandik büyücüyü tutmaya çalışırken ben aşağıda kurdumla can pazarındaydım, onu da unutmadım… ulan illa ölmek üzere olmam mı lazım caleb’in atlaması için… her turn adama kıpırdama diyonuz, o da oyalıyo sizi tamam kıpırdamam diye… götümü kesiyolardı çukurda

neyse sonuçta caleb’in yardımlarıyla kurtardık bi şekilde… bi de o ibneler keserlerdi kafamı bayıldıktan sonra… kader puanımı kullanıp oyuna ubor’un çantasında kelle olarak devam ederdim…

bence hakkaten şahane bi oyundu… yorulduk ama değdi… ayrıca boş combatta yapmadık, quest’imiz de ilerledik, yol aldık…

şehirde ya da şehir yollarında bizi ne bekliyo bilemiyorum ama heyecanlıyım bi sonraki oyun için…

selen hanım sadece muhteşem bi macera değil, bol exp ve keselerce altın kaçırdı sanırım… devam maceramızda telafi eder işallah

View
27_12_2008

hizli okununca neseli, yavas okununca huzunlu

abi iste uyuya kalmisim abuk sabuk seyler goruyodum zaten, pazardan aceleyle biralarimi aldim, arabaya bindim yeni kiyafetlerimi degistirip parfumlerimi sıkındıgım icin karizmaya +2 girl attack bonuslarima da +1 aldigimi biliyodum yol 6 tuttu, diplomasi attim 17 geldi 5e hallettim kapiyi caldim, guzel bir kiz acti bi an charm yedim mi diye tirstim ama savele kurtarmisim, anladim merhaba dedim yuksek sesle, ben akatlarli can kantarci, buraya eglenmeye geldim! kiz beni iceriye buyur etti, o sirada tanistik, ev sahibinin kiz kardesiymis, memnun oldum. agir adimlarimi salona dogru atarken kafalar bana dondu iceride tanidiklar vardi: yildiz sovalyesi cenk cetin, zevcesi zeytinburnu soylularindan egem atik, buyuk bogazin ote yanindan sokaklarin prensesi sima ve kocamustafapasa’nin torunu sibel, az uzakta ise ali sami yen savascilari’ndan egemen ve yaninda sevgilisi katalunyali zeynep duruyordu ev sahibinin kocasi ile tanistiktan sonra arkadaslarimi muhabbetle selamladim sen nerde kaldin, dediler, saat kac oldu dedim ki arkadaslarla parti vardi evde, anca bitti oradan geliyorum bluff yapmistim ve tutmustu diger tanimadiklarla tanisip hos bes ettikten ve benim ne menem bir adam oldugumu hafif yollu belli ettikten sonra dolaba gidip birami aldim, geldim, ve icmeye basladim sansima zarlarim iyi geliyordu o aksam, farkindaydim charm yememistim, bluff’lar diplomacy’ler tutmustu, sarhos da olmuyordum

bir yandan biralari deviriyor, obur yandan da insanlarla hos sohbet ediyor, elbette eyyamdan da geri kalmiyordum: valost’tan duydugum bir espriyi kendiminmis gibi anlatiyor, latron’un cigirdigi turkuyu soyleyiveriyordum. ubor’dan ogrendigim meditasyon tekniklerini oradaki kizlara satmaktan da elbette geri kalmiyordum

butun bunlar bir yere kadarmis

gecenin bir vaktinde, muhabbet iyice harlanmisken ev sahibi dedi ki, cek yoresinden ozel bir icki var, denemek ister misin?

icersem ne olur engin abi dedim icimden cevap gelmedi

daha yuksek sesle sormaliymisim demek ki

tamam dedim, isterim.

yesil renkteki icecegin etrafina garip bir duzenek kuruldu, toz sekerler geldi, kasiklar cikti ortaya, alevler sardi etrafi

o an, acaba dedim, istememeli miydim

ama icimdeki macerayi seven adam istemelisin kocum, dedi, yesil ejder’de duymasinlar boyle tirstigini, aliverirler falchion’unu belinden

anlamadim ne demek istedigini, o sirada onumde ufak bir bardakta durdugunu gordum ev sahibinin absint dedigi bu ickinin

ve tabi, ictim, ve icimden bi ses dedi ki, kaninin asiri kaynadigini, yuzune ates bastigini hissediyosun, goz bebeklerin buyuyor

engin abi? dedim

yine ses gelmedi

ama hala kendimi iyi hissediyor, hatta cha +1 str +1 geldigine bile inaniyor, sadece dex -2’yi fark ediyordum

evet, sesim iyice yukselmis, kahkahalarim duvarlarda cinliyordu, alpuska arvisinden getirdigim muzik calan aletle de ilgileri uzerime toplamistim

dorduncu shot bardagi onume geldi

yildiz sovalyesi cenk, dostum can, dedi, dikkat et, amarran saraplarina benzemez bu.

sen nerden biliyosun amarran sarabini diye soracaktim ki, hadi hadi bekletmeyin ickileri sesleri o sorumu agzimdan cikmadan boguverdi

tekrar cikacak oldugunda ben de bu sefer uzerine o lanet yesil suyu dokerek midemin alevli derinliklerine yolladim

at bakalim bi 20’lik dedi icimden bi ses anlamadim int ve wis’den -2 almis olabilir miydim?

attim 22 geldi, hah dedim, noldu engin?

guzel kiz bana bakti, ne engini can? dedi

2 gelmis megersem

ikiymis.

evet dedi kiz, ikimiz kaldik sadece etrafima bakindim, kiz hakliydi, bir kisim dagilmis, bir kisim yerlere yatmis, bir kisimsa icerlerdeydi galiba detect lust yaptim, olabilir de olmayabilir diye bi ses geldi icimden valost’a sormak geldi orda icimden, abi sen baksana diye, tabi, soramadim.

seni istiyorum diyorum dedim diplomasi zarini attim ama kac geldigini goremeyecek kadar uzaga gitti ne diyosun can dedi kiz olmadi mi be diem, nereye gitti zar? can, ben didem, niye boyle tuhaf davraniyosun ya? kamanmaya +8 geliyo bana biliyo musun dedim ay ne diyosun be, ben yatmaya gidiyorum dedi ama tangan gorunuyo dedim, onu napicaz?

nerden, eksi kac geldi artik bilmiyodum

sen iyi degilsin, yat bence dedi peki bu falchion’u napicaz, +6 vuruyo!!! diye bagirdigimi hatirliyorum, o sirada da kizin kalkip iceri gittigini… bir an sonra omzumda bi el hissettim ali sami yen savascisi egemen icerden gelmis, arkasinda ev sahibi sovalye cenk yattigi yerden kalkmis,

araban asagida dediler

allahtan falchion’umu cikarmamistim, yoksa neler olurdu bilmiyorum

ama yine de kizin odasina lockpick yapmayi akil ettim

bir arbede oldu, her sey donmeye basladi, halının bana yaklastigi kalmis aklimda

engin abi dedim, son kader puanimi kullaniyorum

peki can abi dedi

evde olanlardan en son hatirladigim bu

sonra kendimi disarda buldum

yagmur kel kafama tukuruk, ruzgar yuzume tokat gibi iniyordu

arabaci beni iceri bindirdi

nereye abi dedi sonra

akatlar’a, evime engin abi, dedim. eve gideyim ki ubor’un bana biraktigi potion’u icebileyim, eve gideyim ki yatayim uyuyayim

eve gideyim ki pride point’lerim humanity point’lerim yenilensin

tamam dedi sofor, dikiz aynasindan bana tuhaf tuhaf bakarak

tamam dedi engin, anlayisla gulumseyerek

tamam dedim

burada iniyorum merdivenleri cikiyorum kapidan iceri giriyorum odama gidiyorum yataga yatiyorum ve uyuyorum…...

....greyhawk diye harikulade bir kentteyim, yesil ejder diye bir handa, yanimda dostlarim, elim bir dilberin belinde, iciyorum. kulagimda latron’un nagmeleri, valost ubor’u kurduna gotunu isirtmakla tehdit ediyor kahkahalar atarak. ubor glitterdust’ini saka yollu avcunda hoplatiyor. biramdan koca bir yudum aliyorum ve elimde olmadan neseyle guluyorum. dilber bana gulumseyerek donuyor

adin didem degil,

degil mi, diyorum

hafif cekinerek

hayir salak herif diyor, hafif bir tokat atiyor yanagima, marista

ama gulumsemesi hala asili dudaklarinda,

tamam diyor engin, gerek yok zar atmana

ona seni istiyorum diyorum

ben de seni diyor.

rüya bu ya.

View
09_01_2009

evet adettendir diyor ve bir oyun sonrası değerlendirmemize daha volkan’ın attığı adımı takip ederek başlıyoruz.

öncelikle bu haftaki frp oyunumuz aslında bir hafta sonra olması planlanan, ancak grup üyelerinin ne idüğü belirsiz plan ve programları neticesinde cuma akşamından cumartesi sabahına kadar süren bir oyun olarak tamamlandı. içimizde iki ay önce tutuşan frp aşkı ve grubumuza olan bağlılığımız bütün imkanlarımızı seferber ederek olmayan bir zaman yaratmamıza neden oldu. ha oldu da kötü mü oldu? sümmehaşaa. şan oldu şöhret oldu.

bu oyun değerlendirmesinde verilecek en önemli paye kuşku götürmeyecek bir gerçek olarak söyleyebilirizki Tobias Ironhand adıyla, şen harami olma yolunda büyük bir adım atmış olan Ali arkadaşımızadır. kendisinin oyun içi dinamikleriyle karışmış kafasının combat anlarında nasıl tıkır tıkır işlediğini, nasıl bir cevvallikle grubumuzu ipten aldığını hepimiz gördük. Kendisi uzun süre hafızalardan çıkmayacak bir performansla haramilerin bugün muzaffer bir edayla, göğsünü gere gere dolaşmasını sağlamıştır. saygılar Tobias Ironhand’e.

dün 6 sene okul okuduğum Greyhawk sokaklarında zihnen sınırlarımın sonlarına geldiğim anlar oldu. elimizdeki küçük bilgi kırıntılarının peşinden ki önceki oyun başlayan bitmek bilmez araştırmaların devamıydı o han senin bu pansiyon benim, mezarcılar senin, dilenciler benim, konsolosluk senin sal çıkmazı benim tabiri caizse tillahımız sikildi. kiminle konuşsak “valla ben bilmiyorum, bi soralım bakalım, ben size haber gönderirim” diye diye ordan oraya koşturmaktan ayaklarımızın altı nasır tuttu. sadece nasırla kalsa iyiydi tabi ama çözümsüzlüğün karanlık girdaplarında kaybolmaya başladığımız anlarda artık sinirlerimizinde yıprandığını farketmeye başladık. Valost’un kurdundan ayrı kalmasıyla ufak ufak başlayan ve şehir kalabalığı arasında giderek artan huysuzluğu bütün combat dengesini bozmuş olacak ki, saatlerce hevesle beklediği büyük çarpışmada büyücü ve halforctan aldığı erken darbelerden sıyrılıp gelmesi için hem sihirli bir ele hemde bolca zamana gerek vardı.

şehir sokaklarındaki şuursuz koşturmacamızın gerginliğinin caleb’te de başgöstermesi elbetteki kaçınılmazdı. ilk defa gördüğümüz, ona rağmen bize bildiği küçük bilgi kırıntılarını verme hususunda cimri davranmayan barmenin elini bilekten kavrayarak masaya yapıştıran, sonra parmaklarının arasında bıçak darbeleriyle akrobatik bir gösteri yapan Caleb’in bu davranışı için aklıma gelen tek mantıklı açıklama “biz belayı bulamadık o bizi bulsun” diye düşünmüş olmasıdır. hoş mevzu Caleb olunca hangi mantıklı açıklama dediğinizi duyar gibiyim. zira yıllardır aşina olduğu combatta halforca vurabilmek için sahip olduğu %75 şansı üç defa üst üste kullanamayıp exotic falchionun ağır darbesiyle yerlerde ölümle burun buruna gelmeside mantıkla açıklanabilecek birşey değil.

peki güvendiğimiz valost ve caleb bu hallere düşmüşken biz nasıl oldu da burnumuzu boktan çıkardık? elbette Tobias’ın ve Ubor’un herşeye yetişmesiyle. Tobias’ın iki kolunu yana açarak göğsünden çıkardığı huzmeyle dostlarına şifa düşmanlarına eza vermesi, bunun yanısıra uçları keskinlikten pırıldayan kocaman baltasını ustalıkla kullanarak kritik canlar alması daha öncede bahsettiğimiz gibi takdiri hakeden davranışlardı. peki gecenin gizli kahramını Ubormetenga’yı unutuyor muyuz? hayıııır dediğinizi duyar gibiyim. öncelikle dün gece sayın dm’imizden ekstra kader puanı alacak kadar kahramanca bir şekilde vücudunu grup arkadaşları için teleport vasıtası ile siper etmesini hatırlayıp kendisini tebrik ediyoruz. ve ayrıca ben o teleport hadisesinin ilk zavallısı olarak kendisine bir borcum olduğunu belirterek ayrıyetten teşekkür ediyor, yanaklarından bu cesurca ve zekice çözüm için öpüyorum. elbette ekibin en yağmacı kahramanı olan ubormetenga’nın oyun sonunda gerçekleştirdiği indiragandiyide unutmuyor, helali hoş olsun koçuma diyorum.

bendenizde naçizane şehirde hırlı hırsız kim varsa kendimi tanıtarak namımı yedi düvelde duyurmuş garip bir Latron’um dostlar. bugün Greyhawk’ta halfling Latron deyin hemen göstersinler. feriştahım sikildi millete laf anlatmaktan. zaten alevli köpeklerden ve ibne büyücünün fireball’undan zopanın kralını yedim sesim soluğum kesildi. bir müddet dinlenip kafamı toparlamam lazım. ama elbette dişimle tırnağımla 3. levelin kapısını açtım mı? açtım. kralsınız. hepinizi öpüyorum.

View
31_01_2009

bi de baktım tabut boş! inanamadım… neeee, boşmuuu! evet, bi de baktım tabut boş…

yine güzide bir oyunumuzu bitirdik ve kalan hoş sedaları buraya işliyoruz güzel güzel. neler gördük, neler öğrendik: bi kere şunu öğrendik ki hassirak dese gelin koçum, alın size güç; bi yandan götüm götüm olcaz ama öte yandan allaaaahhh diye kamanacaz. heyecanla bekliyorum bu kalan iki iblisi halledene kadar-ölmezde sağ kalırsak- daha ne teklifler gelecek, haramiler daha ne gibi tekliflere mağruz kalacak. bi yandan gecenin en fena olayı şerrefsiz vergilyusun onca pazarlıkla verdiği eamuayumum dedirten hassirak bilgisi oldu. enginin birbirinden güzel canlandırdığı karakterlerin yanında vergilyusa dikkatinizi çekmek isterim ey ahali… yahu bu adam kayserili midir, yahudi tefeci midir? (yahudi derken israil halkını kastetmiyorum, benim amacım bir yaraya parmak basmak, kimsesizlerin kimi olmak… van minit, van minit eheheheh ) şunu öğrendik ki caleb osmanlı tokadıyla pek bi güzel adam dövüyo, latron okuyla pek bi can alıyo. yahu kurşun mu döktürsek şu koca oğlan caleb’e, koca karılara mı götürsek; ya da koca dananın varını yoğunu alsakta öle yalın sille tokatla mı girişse veled-i zinalara? bu arada şunu belirteyim bu teleport wand’ı ile atla kendimin yerini değiştirmek aklıma geldi de “ohhaaa bu kadarıda olmaz” herhalde diye ses etmedim… yoksa zannetmeyinki ubor’dan delisiniz. siz hezeyan ırmaklarında yüzerken ubor çoktan kurulanıp delilik ovalarında daltaşak koşuyordu… bunuda belirteyim bulmaca olayına gelirsek mükkemmel bir birlik sergiledik orada. güzel zar atmamla beraber 6 tane harfi belirlememiz, latron ve valostla kafa kafaya verip radikalin haftasonu bulmacası çözermiş edalarında olaya yaklaşmamız hafızalardan silinmeyecek. gurubumuzun maskotu cemilin benim amcamın himayesine geçmeside ayrı üzüntü konusudur. neyseki abimiz cemil güvenli ellerde, havucunuda yer dupdubunuda yapar. şıpıdanak atları bulan valost’uda burdan taktir ettiğimi belirteyim. frp alemlerinin piri olmaya aday parakoz kardeşimede unutmadan selam yolluyorum buradan. o olmasaydı “hadi caleb’ciim, kırarsın bu kapıyıda” diye söylenip duracaktık. kader puanı kullanımı konusunda çok kötü bir sınav verdiğimiz aşikar. sanırım bu bize bi ders olacak ve bundan sonra daha aklıselim hareket edeceğiz. evet 1 tane kader puanını ölmemek için saklamak elzem bi şey fakaaaat, sanırsam en yararlı kader puanı kullanma olayı böle oyunun yönünü değiştirecek, örnek vermek gerekirse artisim ben harika yaptım diye sölemiyorum hassirakla benim yaptığım konuşma minvalinde bir kullanım örnek olabilir sonraki oyunlara. buradan selene seslenmek isiyorum: selen; sen bizim gönlümüzün prensesisin, gel oyunlara, artislik yapma. güzel avatarında olduğu gibi başörtünü çene altıda bağlasan, baş üstüde bağlasan, iğneylede tuttursanda sen bizim prensesimizsin. senin yerin ayrı. gelde şu terbiyesiz caleb’in kızlara kamanmasını engelle, gelde şu biçare haramilere bi zerafet kat, gelde şu büyü hırsından gözleri fırlayan ubor abine bi rakip ol… yoksa bu garip haramiler öle ork ruhunda dolanmakta. bak hepimizin içinde 10 tayyip var, hepimizin içinde hırsla söylenen van minitler var, hepimiz birer recebiz, hepimiz birer tayyibiz… gelde bu tayyiplere biraz izan öğret, gelde o çene altı türbanını savur grewhawk (latron şivesiyle) çayırlarında. burdan bu dileğide söyledikten sonra derimki kalın sağlıcakla. güzel oyun oldu her zamanki gibi. imla hatalarımın kusuruna bakmayın. lise 1 den terk bir eşref-i mahlukat yazmakta bu satırları. herkez karşılaştırmalı edebiyat okuyup not ortalamasını 3.97 yapamıyor (ehehehehhehehe koçum can ) önümüzdeki maçlara bakalım, alacağımız dersleri alalım ve kondüsyonlu çıkalım yeşil sahalara. gelsin röveşatalar, gelsin plonjonlar, gelsin voleler… heleki sıkmabaş, çenealtı selencik geldimi bu haramileri kimse durduramaz. duyun bu feryadı…

View
23_05_2009

Engin Diyemoğlu’nun ellerine sağlık… İlk diyeceğim bu. Aylar sonra tekrar oturup, toplandık. Şahane oldu. Özlemişim çok.

Oyunun değerlendirmesine gelince. Sanırım bugüne kadar oynadığımız en yorucu oyun buydu. Saatler sürdü kombatlarımız. Karşımızda ne vursak alan donuz gribi arkadaşlar yıkılmak bilmedi. Valost bile-ki bilirsiniz dayak atmaktan da yemekten de yorulmaz- yoruldu. Kılıç tutan elleri nasır oldu, elleri kan içinde kaldı…

Işıklı taşı oraya atıp sonra da iz aramak aptalcaydı kabul ediyorum ama Valost’un orada yapabileceği başka bir şey yoktu, inanın arkadaşlar. Aylar sonra ormana dönüp fantastik kuntastik olaylarla karşılaşınca mecburen müdahil olmak zorunda kaldım. Orada da işler çok uzadı. Latron gibi bence biz de erkenden kaçmalıydık, bu kadar geç kalmamalıydık… Üstelik risk de ortadaydı, bu adamlar ısırıyo arkadaşım, ısırınca bize de bulaştırıcaklar… Ubor’un web’i sağolsun büyük bi kısmını orada tutmuş olsak da üzerimize gelenler hepimizi baya ısırmaya yetti. Ve farkına bile varmamışız. Kaleye giderken Engin’in söylediği hitpointlerimize göre caleb ve ben vitality pointlerimizin yarısını kaybetmişiz…

Grup olarak bence hatalı davrandık. Ben kaçmamız gerektiğini fark edip bikaç kere seslendim size. latron ufaktan uzadı gitti. Ubor’u ağaca çekme çabam başarısız olsa da sonuçta o bir şekilde halletti bu işi. ordan ben de ağaca tırmanıp onu daha yukarı alacakken geri atladı ama. caleb de dövüşü bırakmak bilmedi. şimdi karakter yapısı olarak, bildiğiniz üzere normalde valost bir combatı bırakıp gitmez. ama gitmesi gerekiyor, ölücek çünkü orada. ama sonuçta arkadaşlarını da orada bırakıp gitmez, o yüzden dövüşmeye devam ediyor. sonuçta burda, caleb ve ubor’a “niye öyle ettiniz” diyecek değilim. Herkes kendi adamını oynatıyor. tek dediğim grup olarak hatalı davrandığımızdı. aynı anda hareket etmeyi başaramadık. belki ben daha ısrarcı olmalıydım ya da latron gibi gitmeliydim. ya da ubor ve caleb bana kulak verip, bana inanıp peşimden gelmeliydi. ama bir şekilde iletişim kuramadık. bu grup olarak yaptığımız bir hataydı. Fakat, oyunun heyecanını ve gidişatını etkileyen daha büyük bir hata yaptık, hem de sadece grup olarak değil dm’le beraber, hep beraber yaptık. mantık olarak uygulanması çok zor olsa da, latron yanımızdan ayrıldıktan sonra mert odadan çıkmalıydı. dönüşümlü olarak bir şekilde yer değiştirmeliydik. oyun alanından çıkıp dışarıda beklemenin çok sıkıcı olduğunu biliyorum. hepimiz biliyoruz. ama bugüne kadar hep olması gerektiği gibi davrandık, bu oyunda da davranmalıydık.

Sonuçta ekibimizin dövüşteki en zayıf üyesi combat alanından kaybolup gidiyor. orman manyak dolu, her köşeden hasta adamlar çıkıyor fakat biz orada dövüşmeye devam ediyoruz. bard gitmiş, şarkısı artık duyulmuyor. normalde “vay anam” diyip yana döne onu aramamız gerekirken hala oyalanıyoruz. çünkü biz onun iyi olduğunu, o bizim iyi olduğumuzu biliyor. biz dövüşe devam ediyoruz. o da orada saklanıyor. iki tarafta bilmemesi gerektiği halde birbirinin bir şekilde idare ettiğini biliyor. sonuçlarının nasıl olacağını bildiğimden ya da tahmin ettiğimden yazmıyorum bunları. belki her şey daha kötü olacaktı. belki kaybolacaktık. belki ikişerli gruplar olarak yola devam edecek, birbirimizi arayacaktık. ya da her şey çok daha güzel olacaktı. bilemem. ama olması gereken grup dağıldıysa, o şartlar altında bizim de dağılmamızdı. dönüşümlü olarak devam edecektik ya da hemen peşinden gidecektik.

bu durumun zor idare edilceğini, hem dm’e hem oyunculara bir parça eziyet olduğunu biliyorum. ama taleg’in hatırlattığı, tüm bunlara neden olan maceraların başında; valost, ubor ve killy bir zindanda apayrı yerlere gönderilmiş, uzun bir süre tekrar birbirlerini bulmak için uğraşmışlardı. hatta valost, ubor’u kurtarayım derken, 30 metrelerden sulara düşüp kaportayı dağıtmıştı ama mükemmel zevkli bir oyun oynamıştık…

tabi bahsettiğim burda, can hastalandı, gitsin arkada otursun değil. zaten oyunun yarısında ıskartaya çıkmış birini gruptan ayırmak vicdansızlık olur. burdan da o konuya geçeyim bari. can için muhtemelen yorucu olduğu kadar sıkıcı bir oyun oldu sanırım. gerçekten oyunun yarısından sonrasını deli manyak olarak geçirdi. parmaklıkları açıp geldiği andan onu bayıltana kadar olan zamanda hepimiz eğlendik(en çok kim acaba? latron?) ama kapıya dayanan otuz adama karşı arkadaşları çanakkale geçilmezi oynarken onun ağzı gözü bağlı, toprağa gömülü olarak bi mahzende oturması komik olmasından çok trajikti. combatlardaki cenabetliğini üstünden atıp fortitude’da sıçması çok fena oldu. ki combat’taki hareketleri inanılmazdı. karşımızdakiler hastalıklı adamlar değil de normal insan olsaydı eğer o combat o kadar sürmezdi. adamların hepsi sıça sıça kaçardı. normal critler, power attack critier, uçan kelleler, kollar, gazyağıyla adam yakmalar, ayaklarından tutup savurup bowling oynar gibi diğerlerini devirmeler, hepsi şahaneydi. umarım bir sonraki oyunda sağlığına kavuşur, kendine dikkat eder ben de sırt çantamdaki ip, zincir, kanca ve kürekleri atabilirim artık. ağırlık yapıyo

benim içinse çok enterasan bi oyundu… duygusal anlar yaşadım. öldüğünü sandığım ranger arkadaşım golan’ın ölümünü ve parçalanışını gözlerimle izledim… belki de o dövüşte, zamanında yanyana dövüştüğüm ranger arkadaşlarımı kestim. ubor hatırlar, o zamanlar bize göre büyük bir kahraman olan, kolunu kaybedişine şahit olduğumuz taleg’in perişan halini gözlerimle gördüm. bir mağara dolusu gnarley forest ranger’inin sonu gözlerimin önüne geldi. artık hepsi delirmeye başlamadan önce taleg girişleri kapatıcak ve kendisiyle beraber dostlarını yakıcak…

ve son olarak, bugüne kadar bizim için canını tehlikeye atmaktan çekinmeyen, kahramanlıkta “şen haramiler”den aşağı kalmayan, can yoldaşım kurt için, üç kere!!!

View
21_06_2009

heh hey. güzel oyun oldu, zevkli oyun oldu bence de. oyunun çoğu vahşi bataklıklarda geçen bir iz sürme/hayatta kalma macerası şeklinde geçtiği için grupta biri NPC filmon/timofte olmak üzere 3 tane olan rançerolar çok iş yaptı. bataklığa girmeden önceki, grubun asıl amacını çaktırmamaya ve kendilerini açığa çıkarmamaya gayret ederek araştırma, sorgulama yaptığı kısımlar da zevkliydi. aslında ne olmuş ne bitmiş, iuz amcaların asıl amacı ne, çocuk nerede, iblis kim, nereye gidiyoruz gibi bir çok soru işareti olması da zevk kattı bence.

bataklıkta valost’un bir ranger’ın hayali olabilecek işler yapması mükemmeldi: tek başına vahşi ortamda iz sür, ava yetiş, sinsice sabote et, geri gel. sabote etmekle kalmayıp bir de gruba yiyecek getirmiş olması da cabası hehe. çok tehlikeli idi tabi bir yandan, duyulsa görülse, kombat çıksa, bir sleep’e, bir command’e bakabilirdi valost’un sonunun gelmesi.

deli ubor’un ilk fireball’larını atmanın coşkusu ile gözleri parladı. baya bir ağır silaha dönüştü gibi ubor, daha çok fantastik fireballar görecek gibiyiz önümüzdeki oyunlarda. caleb, denize olmasa bile nehirlere çıkmış olmanın verdiği gazla kendini amra ilan ediverdi. grubun nehirde hızını arttırdı. fakat o tutsağın ağzına sıçmış olması (kelime anlamıyla) oyunun fantaziden çıkıp southpark’a dönüştüğü an oldu malesef neyse ki sonra latron ve ubor yaratıcı planlarıyla adamın zaten skilmiş olan psikolojisini de kullanarak herifi konuşturmayı başardılar. fakat daha sonra aynı numaranın iyice coşarak kullanılması (iuz: gizli kapıdan götür onları evladım ehahhrhaha), iuz hakkındaki kısıtlı bilgiyle ve adamın günler içinde kendine gelmeye başlamasıyla patlayıverdi. ama yine de süper hareketti tabi.

orhan ise gayet güzel performans gösterdi ve daha da önemlisi, tahmin ediyorum çok eğlendi. langur lungur hikayeye sokmaya çalıştığımız, doğru dürüst geliştiremediğimiz karakterine rağmen, karnak’ı şahane oynattı, gruba güven/güvensizlik durumunu çok güzel ayarladı ve role-playini güzel yaptı. ferepe ortamlarımızın genç yetenekleri arasında yerini aldı.

bu oyunda combat’ın az olması bence ayrı bir zevk kattı, özellikle önceki oyundaki psikopat combattan sonra. ben de combatları biraz daha dinamik tutmaya, hemen initiative’e, sıraya sokmamaya çalıştım. güzel de oldu.

bataklık atmosferi, hissiyatı da iyi gibi geldi bana. gerçekten de oturduğumuz yerde alnımızdan terler akmasının etkisi oldu tabii.

oyun bir sona bağlansaydı tatmin açısından daha iyi olabilirdi. fakat hem zaman kısıtlamasından, hem de olayların benim tahminim dışında gelişmesinin de etkisiyle, apar topar bir sona bağlamak yerine orada bırakmayı tercih ettim. bir sonraki oyunda kaldığımız yerden devam edeceğiz. haramiler de ellerindeki acayip tutsakla, dağların eteklerinde ne yapacaklarına karar verecekler.

View
11_07_2009

“siyah cüce birasıda güzelmiş ama siz bizim elmşayr şarabını içmediniz tabi”

oymalı devasa taş masada, siyah biradan yanakları al al olmuş buçukluk, gofnire saatlerdir memleketini ve şaraplarının ne kadar muazzam lezzette olduğunu anlatıyordu. caleb bir kaç kadehten sonra sakallı bir cüce kadınına “yengeciim sen bırak bana bira taşımayı, elcaazların yorulmasın” deyip koca bir bira fıçısını yanı başına almıştı. bir kaç saatte fıçıyı yarılayan calep cüce kadınların sakallarına takılmıştı. “o sakalları kesseniz be ablacım!” derken valost “ahhhh! şimdi sıçtık” diye iç geçiriyordu. “sakal erkekte olur, kadın narindir…” “sende gördüğüm kadarıyla bi hayli narinsin caleb efendi!” diye gür bir ses duyuldu. yemeklerin geldiği odanın kapısında, belinde önlüğü ve elinde granitten oyulmuş devasa bir kepçeyle, sakalları göbeğinde iri yarı bir cüce kadın duruyordu. “eee caleb efendi kolların benimkilerden daha narin duruyor, sözlerin gibi sert olması gerekmez mi o kolların?” “aman efendim siz bakmayın ona, caleb ne düşünürse söyler. biraz fazla kaçırdı zira birayı” diyerek valost olayı toparlamaya çalışırken kolunda bir el farketti; magnus keyifle sırıtarak parmaklarını dudaklarına götürmüş ve “sus, sadece izle” diyerek sırıtıyordu. ubor saatlerdir baktığı sol elinin baş parmağına taktığı yüzükten başını kaldırmış ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.

“bizim körpe kızlarımız ayaklarındaki tüyleri çam sakızıyla ağda yapar. hasadın en güzel üzümlerini o billur ayaklarıyla ezerler, sevgilerini katarlar… ahhh! elmşayr şarabını içerken o billur ayakların çiçeksi kokuları gelir buruna” sarsak hareketlerle birden masaya fırlayan latron enstrumanını çıkarıp söylemeye başladı bir anda:

“ez üzümü sevgi ile ayaklar gez yolları usanmadan ayaklar iç şarabı billur kadehlerden kadehler haykırır elmşayr diye

ahhh sevgilim kokun kadehimde ulu çınarın dibindeki toprak seviştiğimiz çimenlerin kokusu kadehim haykırır elmşayr diye

ahhh sevgilim kokun kadehimde ahhh sevgilim dudaklarımda ayaklar sevgiyle ezer üzümü kadehler haykırır elmşayr diye”

latronun memleket kokan hüzünlü şarkısı o sakallı, kalın bodur bi ağaca benzeyen cüceleri bile ağlatmaya yetmişti. bippo hanım “ah küçük yavrucak” diyerek göz yaşlarını silmeye çalışıyordu önlüğüne. “şu çocuğa lal şarabı vereyim giderken” diye aklının bir köşesine yazdı bippo hanım. magnus ayağa kalktı ve “memleket hasreti çeken şu cesur latron amarran bey’e” diye kadehini kaldırdı. herkez gürültü ve bağırışlarla haykırdı, kupalar dibini görme yeminiyle içildi.

birasını diplemiş ubor; sol gözündeki monoklu çıkarıp biraz önce ağlarken şimdi kahkahalarla kupalarını kaldıran cüceleri anlamaya çalışıyordu. magnus valosta “bak şimdi başlıyor eğlence” deyip “eeee hanımım, bu yağız yürek açık söz delikanlıya göster bakalım cüce kadınlarının zerafetini” diyerek işlemeli taş masaya 5 altın fırlattı. “hanımım bippo’ya koyuyorum bahsimi!” masadaki tüm cüce ahalisi sanki bu anı bekliyormuş gibi kadehlerini kaldırıp neşeyle tezahurata başladı: “bippooo, bippooo, bippoooo, bippoooo….” olayın nereye varacağını anlayıp rahatlayan valost suratındaki koca bir gülümsemeyle haykırmaya başladı “kalliiiip, kallliiippp, kalliiiippp…” hala masanın üzerinde bulunan latron gözlerini ovuşturdu, valost’un giysilerine ne olmuştu? üzerinde paçavralar, iki elinde iki odun parçası baarıyordu kalliiip diye. gözlerini ovuşturdu, yok . valost bildiği valosttu, sadece “biraz fazla kaçırmışım” dedi. “bu anı bi yerden hatırlayacağım ama…”

“kadınlarla dövüşmem” dedi caleb suratını ekşiterek. “dövüşmez misin yoksa korkar mısın caleb efendi” diye gürledi bippo. “bu civarda bileğimi büken daha çıkmadı caleb efe, şimdi temizleyin şu masayıda görelim caleb beyin kolunun kuvvetini” mağarada sevinç çığlıkları yankılandı, cücelerin bippoooo sesleri valostun kalliiiip seslerini bayaa bastırıyordu. caleb “benden söylemesi bu iş yemek yapmaya benzemez” diye önündeki yemek tabaklarını yan tarafa aldı. “her limanda bir sevgilim oldu, güzel içtim kadınlarla, güzel yemekler yedim ve bu sefanın parasını hep bileğimle ödedim. bilek güreşinde beni yenen yok pippoo hanım” diye gürledi caleb. “pippo değil bippo” dedi bippo hanım. “bippo” dedi caleb suratı kızararak.

masanın çevresine yerleşti cüceler ve şen haramiler. ellerde kupalar, ağızlarda tezahuratlar… suratı sinirden kızaran caleb bi ara ubor’a dönüp fısıldayarak “bull strenght” dedi. ubor çıkardığı monoklu cüppesinin onlarca gizli cebine yerleştirmekle meşguldü. “bull lan” dedi calep. ubor sol elinin baş parmağına yeni peydahlanan yüzüğü ovuşturdu. “lannn!” dedi caleb. ubor esnedi… benden kallibe 5 altın diye tezahuratının arasından haykırdı valost, benden de 5 altın calebe diye eksik kalmadı latron. ubor esnemesini bitirmiş “adet yerini bulsun, 5 te benden calebe” dedi sessizce.

yanan şöminenin çıtırtısı, pipolardan çekilen dumanın sesi, ritimsiz geğirme sesleri… kallibin ritmik ve hızlı kalp sesi… bilekler bağlandı, gözler kora döndü, nefesler tutuldu… bu geceden 1 yıl sonra taş ustası geffen efendi, yeni bitirdiği devasa taş masanın üzerine ince ince işlediği oymalara bakarken, 1 yıl öncesini hatırlayıp tebessüm edecekti.

bippo hanım kafasını salladı, caleb’de aynı şekilde karşılık verdi ve muhteşem bilek güreşi müsabakası başlamış oldu böylece. ilk birkaç dakika birbirlerinin gücünü yokladılar. bilekler bir sola bir sağa yattı. “bu klanda bana ‘bol kepçe bippo’ derler bilir misin caleb efendi” dedi bippo müsabaka devam ederken. caleb kel kafasından fırlamış damarlarla burnundan soludu. “peki neden derler acaba böyle bilir misin? bilmezsin tabi klanımızda kaç erkek, kaç kadın ve kaç çocuk yaşar ve yine bilmezsin bu canlara nasıl yemek yapılır. öküz doyuran kazanı nedir bilir misin caleb efendi? onu da bilmezsin tabi, anlatayım: öküz doyuran kazanı bir orduyu doyurur, suyu, havucu, patatesi, baharatı ve diğer zerzevatı yanında 2 koca inek kuşbaşı halde sığar bu kazana. pekiii neden bana bol kepçe derler? çünkü bu kazanı demircilere döktüren benim, bu kazanda yemeği pişiren benim, bu kazanı kaldırıp ocağa koyan ve yine kaldırıp servise hazırlayan benim. öküz doyuran kazanımla yemek yetmedi demem ben, herkeze bol kepçe dağıtırım klanımız güçlensin, serpilsin diye. her yemekte içim gönenir doymuş yüzleri görünce. bu kazan ne kadar çeker bilir misin caleb efendi? bilmezsin tabi ama senin gibi iki tanesi sığar bu kazana kuşbaşı halde, artık sen hesab et. şimdi diyorsun sakallı kadın mı olur, şimdi diyorsun kadın zarif olur dövüş olmaz kadınla… sen o liman yosmalarını tanımışsın kadın diye ama bu gece göstereceğim sana cüce kadınları nasıl olur. her gün o kazanı kaldıran bileklerimle indireceğim seninde bileğini şu taş masaya!” bipponun moral bozucu konuşmasıyla morali alt üst olan caleb daha bir yüklendi bileğine. “şimdi bir kepçe gibi çalacağım bileğini kazana” dedi ve muazzam bir sesle haykırarak calebin bileğini taş masaya vurdu bol kepçe bippo”. darbenin şiddetiyle çatırdayan taş masa muazzam bir gürültüyle odanın taş zeminine dağıldı.

“geffen efendi! bu güzel gecenin hatırına öyle güzel bir taş masa yap ki üzerinde şu anın işlemeleri olsun. her yemeğimiz bu güzel dostluğun ve bu güzel karşılaşmanın resmiyle anılarda canlansın. üzerinde çocuklarımız doysun, her yemeğimiz kutsansın bu güzel gece gibi moradin tarafından”

suratı ekşiyen caleb hayretle tuzla buz olmuş masaya baka kaldı. bippo masadan kalkıp “ne yalan söyleyeyim sıkı rakipmişin, şimdi gel mutfağada sana öküz doyuran kazanımda yaptığım kavurmadan vereyim. içkinde bitmiş, lal şarabı içte biraz güç gelsin vücuduna”. caleb utana sıkıla bipponun ardı sıra gitti.

bu olayı yıllar sonra, sonradan “şen haramiler masası” adını alan, geffen ustanın yaptığı taş masada torunlarına anlatan magnus efendi şunları diyecekti: o iblis gorille dövüşürken bile caleb efendinin suratında öyle bir ifade yoktu hanımımın karşısında olduğu gibi. bipponun ardından giderken derdiniz ki bu koca öküz boynunu bükmüş neden takip eder şu narin tavuğu?

“hayatımda bir bahsi kaybedip bu kadar eğlendiğimi hatırlamıyorum” diye kadehini kaldırdı valost: “dostluğa ve kardeşliğe…” “lal şarabı” diye mırıldanan latron sinsice mutfağa doğru hareketlendi. bippo’dan aldığı kadehi dudaklarına götürdüğünde hafiften morali bozulmuştu. “bu koku, bu lezzet… elmşayr şarabından daha güzel!”

“Latron Amarran’ın Günlüğü” detect magic yaparak kendime bakıyorum sürekli… pırıl pırılım… üzerim büyüyle kaplı, mutluyum… büyük bir maceradan çıktık yine, büyülerimi hiç bu kadar güzel kullandığımı hatırlamıyorum. orklar nede güzel yandı, yüzüğüm ne güzel, wand’ım ne kadar hoş… valost’a nerden geldi bu deli gücü; rahip darknes büyüsü yaptığında latronun suratındaki o merak neydi ve okuldan tanıdığım o neşeli buçukluk gırtlak kesen biri haline ne zaman dönüştü; caleb’e neler oluyor, o gorillin kafasını nasıl aldı öyle deli balta??? ne güzel parlıyorum, her tarafım büyüyle kaplı… sarhoş olmuşum biraz… biraz? latron ve valost bebek gibi uyuyor. caleb’in horlaması mağarada yankılanıyor. “latron amarran’ın günlüğü…” ne zamandır farkındaydım bu günlüğün ama bir türlü fırsatım olmamıştı bakmak için. monoklumla baktım ama pek anlayamadım. başında “sahibine geri döner” yazıyor. içimde bu deftere sahip olma arzusu var ama arkadaşımdan çalamam bir yandanda. o zaman küçük bir deney yapalım. “bilinmezi bilmek için risk gerek, delilik gerek” derdi hocam tobin patriades… yan mağaradan bir yeraltı nehri geçiyor, madem bu defter sahibine geri dönecek o zaman küçük bir deney yapalım. bakalım defter sahibine geri dönecek mi?

sevgili latron: şu an güzel güzel uyumaktasın, benimde kafam güzel biraz. defterinle bir deneye kalkıştım. kaybolursa zaten hiç haberin olmayacak bunlardan ama geri gelirse başta yazdığı gibi sana anlayacaksın bu defterin kıymetini. risk almadan bir şeyler öğrenilmiyor. güzel bir gurubumuz var, pırıl pırıl parlıyorum…

ubor sarsak hareketlerle odadan çıkıp bir labirenti andıran dehlizlerden geçti, meşalelerle aydınlatılmış dehlizlerin duvarları eski savaşların görüntüleriyle kaplıydı. durdu… resimlerin altındaki cüce yazılarını okumaya çalıştı. “ne biçim yazıları var, bi şey anlamadım” diyerek yeraltı nehrine yöneldi. nehrin kenarında yüzünü yıkadı, defterin ilk sayfasına baktı. “sahibine geri dönecek” yazısını okudu sesli bir şekilde. “göreceğiz bakalım” dedi. gözleri pırıl pırıl parlıyordu, üstü başı gibi…

View

I'm sorry, but we no longer support this web browser. Please upgrade your browser or install Chrome or Firefox to enjoy the full functionality of this site.